dünyanın yedi harikası
 felsefe dünyası
 ünlü ressamlar ve resimleri
 icatlar ve keşifler
 Namık Kemal hürriyet kasidesi
 Mevlana ve Mesnevi
YAZAR VE ŞAİRLER HAKKINDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZAR VE ŞAİRLER HAKKINDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Necip Fazıl’ın şiirlerinde “ölüm” konusu

Necip Fazıl’ın şiirlerinde “ölüm” konusu, işlenen konuların başında gelir. “ÇİLE” isimli şiir kitabında, ölüm konulu şiirlerin bulunduğu ayrı bir bölüm vardır.

Şair, insanların ecelleri belli olduğu halde, ölüme çare aramalarındaki gülünçlüğü şöyle anlatıyor;

Gökte zamansızlık hangi noktada?

Elindeyse yıldız yıldız hecele!

Hüküm yazılıyken kara tahtada

İnsan yine çare arar ecele!



İnsanlar bir bir öldüğü halde, yaşayanlar, nedense ölüme bir türlü inanamamaktadırlar;

Minarede “ölü var” diye bir acı selâ...

Er kişi niyetine saf saf namaz...Ne âlâ!

Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!

Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan...



Şair, tabutu şöyle tarif ediyor;

Tahtadan yapılmış bir uzun kutu:

Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.

Çakanlar bilir ki bu boş tabutu,

Yarın kendileri dolduracaklar...

......

Cılız vücuduma tam görünse de,

İçim bu dar yere sığılmaz diyor.

Geride kalanlar hep dövünse de,

İnsan birer birer yine giriyor.

......



Kişi öldükten sonra, parası pulu hiçbir değer ifade etmeyecektir. Mesele; “orada” geçerli olan akçeyi biriktirmektir;

Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!

Mezarda geçer akçe neyse onu biriktir!



Hüner;

O dem ki, perdeler kalkar, perdeler iner,

Azrail’e “hoş geldin” diyebilmektir hüner...



...Ve ölüm şiirlerinde son söz;

Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...

Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?...



Necip Fazıl’ın şiirlerinde Allah ve Peygamber konusu da, sıkça işlenen konulardandır:

Her şeyin yaratıcısı Allah’tır;

Kursa da boşluğa asma köprü, fen,

Allah derim, başka hiçbir şey demem!



Her şeyin sahibi O’dur, O her şeye kadirdir;

Ne sen varsın, ne ben, ne yâr, ne kimse; O var!

Bütün sevdiklerin elden gittiyse; O var!

Sana daha yakın şahdamarından; O var!

Arama, ilaç yok eczahanede; O var!

Gayede, sebepte ve bahanede; O var!

Yıkılmaz dayanak, kırılmaz destek; O var!

Tekten de tek, bir tek, tek başına tek; O var!



Necip Fazıl’a göre sanat, Allah’ı aramaktır;

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...



Allah’ı seven kişi, her türlü hürmete layıktır;

Ellerime uzanan dudakları tepeyim,

“Allah” diyen, gel, seni ayağından öpeyim!



Peygamber (s.a.v)’ in getirip bildirdiği her şeye iman etmek gerekir;

Sende insan ve toplum, sende temel ve bina;

Ne getirdin, götürdün, bildirdinse; âmennâ!



Ona göre, ölçü peygamber ölçüsü olmalıdır, Peygamber’in ölçülerine ters olan her şey, sonunda ölüm dahi olsa, reddedilmelidir;

Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;

Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!



Necip Fazıl’ın Meşhur şiirlerinden biri de “Sakarya Türküsü” isimli şiiridir:

Şair, bu şiirde, Anadolu’nun ortasından akan Sakarya Nehri ile, bu vatanın inanan insanları arasında bir benzerlik kuruyor; Sakarya Nehri, nasıl ki bu vatanın içinden doğan ve bu vatanın içinde akan bir nehirdir, nasıl ki bu vatanın bir parçasıdır, bizler de bu vatanda doğan, bu vatanda yaşayan insanlar olarak bu vatanın bir parçasıyız. Fakat, nedense, Sakarya Nehri de, bu vatanın öz evlatları da, bu vatanda yabancı gibi, garip kalmıştır:

“Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”

Şair, bu uzun şiirini, çile ve ızdırap çeken, horlanan, ‘sürünen’ bu vatanın, ‘kaderleri aynı’ olan bu evlatlarına şu çağrıyı yaparak bitiriyor:

“Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..”





Necip Fazıl, lisan ve tarih bozguncularının yaptıkları ifsat çalışmalarıyla ilgili olarak;

Bülbüllere emir var, lisan öğren vakvaktan,

Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!..



Şair, çektiği bütün sıkıntı ve işkencelere rağmen ümitli olmayı becerebilmiştir;

Kırılır da bir gün bütün dişliler,

Döner, şanlı şanlı çarkımız bizim.

Gökten bir el, yaşlı gözleri siler,

Şenlenir evimiz, barkımız bizim.



Yokuşlar kaybolur, çıkarız düze,

Kavuşuruz, sonu gelmez gündüze,

Sapan taşlarının yanında füze,

Başka âlemlerden farkımız bizim.

Kurtulur dil, tarih, ahlak ve iman;

Görürler, nasılmış, neymiş kahraman!

Yer ve gök su vermem dediği zaman,

Her tarlayı sular, arkımız bizim...

......



...Ve son sözü o söylüyor:

“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes,

Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es!..”





Necip Fazıl’ın Kalem ve Söz Kavgaları



Dinsiz
(Türkçe Kur’an Meselesi Hakkında...)

devamını okuyunuz... >>

ENİS BEHİÇ KORYÜREK

PEYGAMBERLİK MERTEBESİNE YÜKSELTİLEN ŞAİRİMİZ VARDI
Son dönemlerde ülkemizde "medya" ile "medyum" birbirine karıştı. Yandaş medyada bilgiye-belgeye dayanmayan senaryolar üretiliyor.
Komplo teorilerini, ruh çağırma seanslarına katılıp ruhlarla konuşarak mı yapıyorlar, bilemem. Bildiğim, geçtiğimiz yıllarda ruh çağırma seanslarına katılan ünlü şairler, yazarlar ve gazeteciler olduğudur. Hatta bir gün, bu ruh çağırma seansı sırasında olanlar oldu... İşte ünlü isimlerin medyumluk serüvenleri...
Sen gözlerimde bir renk
Kulaklarımda bir ses
Ve içimde bir nefes
Olarak kalacaksın...
Rast makamındaki bu şarkıyı kim bilmez ki?
Erol Sayın'ın bestelediği bu şarkının sözleri, şair Enis Behiç Koryürek'e aitti.
Enis Behiç Bey (1892-1949) İstanbulluydu.
İstanbul, Selanik ve Üsküp'te okudu. Mülkiyeyi bitirdi.
Dışişleri'nde çalıştı; Bükreş ve Budapeşte'de görev yaptı. Çalışma Bakanlığı'nda müsteşarlık görevinde bulundu.
Osmanlıca'ya hep karşı çıktı. Türkçü'ydü. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı destekledi; Mustafa Kemal'e hayrandı. Kemalizm'i halka anlatmak için Anadolu'yu dolaştı.
Türk şiirinin "Beş Hececiler" akımının en özgün şairlerindendi.
Ve 1946 yılının bir ekim günü...
Enis Behiç Koryürek'in hayatı değişti.
Ey ruh geldinse...
Ankara...
Ruh çağırma toplantılarına katılmayı sürekli reddeden Enis Behiç Bey, istemeyerek geldiği bu yeni yapılmış apartman dairesine girdi.
Ev sahibi, Türkiye'deki ruh çağırma olayının öncüsü Dr. Bedri Ruhselman idi.
Önce; beş kişilik misafirlerine "hoş geldiniz" deyip hal hatır sorduktan sonra; gramofona Paganini'nin "Şeytan Trilleri" taş plağını koydu.
Sonra; 12 yaşındayken okuduğu ve hayatını değiştirdiği Gayret Kitabevi sahibi Mösyö Garbis'in "Cinlerle Muhabere" (Haberleşme) kitabından satırlar okudu.
Vakit gece yarısını buldu.
Perdeler sıkıca kapatıldı, ampuller söndürüldü.
Altı kişilik yuvarlak masanın etrafına geçtiler.
Tek bir mum, masanın üzerindeki içinde harfler ve bazı kelimelerin yazılı olduğu kadife altıgen bir kutu ile büyük bir fincanı aydınlatmaya ancak yetiyordu.
Bedri Ruhselman kısık bir sesle herkesin parmaklarını fincanın üzerine koymasını söyledi. Odada derin bir sessizlik vardı.
Ruh çağırma toplantısı böyle başladı...
Birkaç dakika bir şey olmadı.
Sonra nereden estiği bilinmeyen hafif bir rüzgár, mumun alevini titretmeye başladı. Fincan sarsıldı. Altıgen kutunun kapağı açıldı; kutudan fırlayan harfler ve kelimeler bazı cümleler oluşturdu! Masadakiler telaşla bu cümleleri okumaya çalışırken...
Dervişi görüp bayıldı
Şair Enis Behiç Koryürek gözleri yuvalarından fırlayacak şekilde tavana bakıyordu. Yirmi santim boyundaki bir Mevlevi derviş, başını sol yanına yatırmış, ellerini göğsünde çaprazlamış bir halde sema yapıyordu!
Enis Behiç Bey, dervişi arkadaşlarına göstermek istedi. Parmağıyla tavanı işaret etti. Arkadaşları hiçbir şey anlamadı.
Enis Behiç Bey oturduğu sandalyenin üstüne çıktı; dervişi göstererek "Bakın bakın" dedi. Ve düşüp bayıldı.
Dervişi onun dışında kimse görmemişti.
Enis Behiç Koryürek kendine geldikten sonra toplantıya devam edildi. Mevlevi dervişin kim olduğu masanın üzerine yayılmış harfler ve kelimelerle araştırılmaya çalışıldı. Buldular da adını, Süleyman Çelebi.
Gelen ruha, mevlit yazarı Süleyman Çelebi olup olmadığını sordular. Değildi.
Ruh, masadaki harfler ve kelimelerle oynamaya başladı; adı Çedikçi Süleyman Çelebi'ydi; Haliç'in donduğu kış hastalanmış ve iki yıl sonra da memleketi Trabzon'da vefat etmişti. Mezarının üstünde bahçe vardı.
Hayata bakışı değişti
Enis Behiç Koryürek istemeyerek geldiği bu evden, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra dünyayı sık sık ziyaret ettiğine inanarak çıktı.
O günden sonra hem kendisi hem şiirleri ve hem de hayata bakışı tamamen değişti.
Enis Behiç Koryürek, Çedikçi Süleyman Çelebi ile ilişkisini hiç kesmedi. Şair ve hariciyeci arkadaşlarının, çalışmaktan çok yorulduğu, biraz bir hastanede dinlenmesi gerektiği şeklindeki önerilerine kızgınlıkla yanıt verdi. Zamanla eski çevresiyle ilişkileri koptu. Artık mistik şiirler yazıyordu.
İlham alıyordu
Şiirlerini "Varidat-ı Süleyman" adlı kitabında topladı. Kitabın kapağında, "Çedikçi Süleyman Çelebi Ruhundan İlhamlar" yazılıydı.
Önsözünde şöyle diyordu:
"O sözler edası, musikisi, manası benim tarzımdan bambaşka olan, fakat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir gölge taşıyan o sözler, ömrümde hiç düşünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç geçirmediğim o sözler, içimden, benim içerimin daha içerisinden birdenbire fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu."
Enis Behiç Bey başka bir "áleme" geçmişti.
Bu konu psikolojinin, psikiyatrinin alanına giriyordu kuşkusuz; ya da edebiyatçıların "ilham" meselesine.
'O bir peygamber'
Ancak, mesele bilimin ve edebiyatın dışına çıktı.
Ankara'da bir dairede gece yarısı başlayan ruh çağırma olayı birdenbire Türkiye'nin tartıştığı konu haline geldi.
Şöyle ki:
Arusi Şeyhi Ömer Fevzi Mardin, Enis Behiç Koryürek'in "peygamber" olduğunu, kitabı "Varidat-ı Süleyman"ın da Cebrail aracılığıyla yazdırıldığını ve bütün kutsal kitapların özü olduğunu söyledi.
Kitap üzerine yazdığı "Varidat-ı Süleyman Şerhi"nde bakın neler var:
"Varidat-ı Süleyman adlı bu kitabın içeriği eşsiz, benzersiz; oluşma biçimi olağanüstü bir olaydı. Çünkü bu içerik, ölümlü bir insanın sesi kullanılarak ortaya konmuş Allah sözü idi. Olağanüstülüğü şu nedenleydi: Ağzından bu sözler çıkan kişinin aktardığı bilgilerin çoğundan, yani ilahiyat ilminden haberi yoktu. Her olağanüstülük gibi bu da ilahi bir olay yani bir mucizedir. Bu sözleri Enis Bey'in içine girerek Allah'tan başkası söylemiş olamaz. Söylenen Enis Bey'in sesini kullanan, 'Ruh-ül Kudüs'tür, yani Allah'ın 'Zat' nurudur. Cebrail Aleyhisselam bu meyandadır. Peygamberler devrinden sonra Ruh-ül Kudüs'ün dünyaya kelam getirdiği işitilmiş değildi. Bu ilk kez Enis Bey'de gerçekleşiyor. Allah'ın mucizesidir bu."
Uzatmaya gerek var mı?
Meseleyi aslında Şeyh Cüneyd Bağdadi'nin güzel bir sözü özetliyor:
"Allah'ın velileri ile delileri arasında soğan zarı kadar mesafe vardır!"
devamını okuyunuz... >>

Peyami Safa, Yahya Kemal’i ANLATIYOR

İstanbul aşkını anlatırken “İstanbul, onun
gözünde bir coğrafya değil tarihtir. Bir şehir değil semboldür” diyor.

Yahya Kemal’in İstanbul’unu iyi anlamak gerektiğini belirten Peyami Safa, bunun
aruzun son şairini de, kendi tarihimizi de, inkılabımızı da iyi anlamanın
şartlarından biri olduğunu ifade ediyor.
Yahya Kemal’in İstanbul sevgisinin sebeplerinden biri de payitaht olmasıdır.
Tarihimizi, geçmişimizi, bizi biz yapan değerleri bünyesinde barındırmasıdır.


Hayat önündeki tavrı ve mizacı olarak Yahya Kemal’in tam bir Osmanlı olduğunu
anlatan
Peyami Safa, hususi sohbetlerinde bulunanların onun büyük Osmanlı seferlerini
anlatırken maziyi hal içinde imiş gibi ne samimi bir heyecanla yaşadığını ve
çevresindekilere de yaşattığını gördüklerini belirtiyor.

Peyami Safa, şiirlerindeki şahsiyetinden ziyade Yahya Kemal’in en kudretli
tarafının Osmanlı tarihine karşı duyduğu cezbe halindeki büyük heyecanı ve bu
heyecanı ifadelendiren konuşmaları olduğunu anlatıyor.

Peyami Safa’ya göre, Yahya Kemal’in sözleri vaktiyle ses makinesine alınabilmiş
olsaydı Ahmet Refik’ten sonra tamtakır denecek kadar boş kalan tarih
edebiyatımız şaheserlere kavuşacaktı.
Yahya Kemal ile arasında birkaç yıl süren (1934-1937) sıkı bir dostluk devresi
olduğunu anlatan Peyami Safa, onunla o tarihlerde çıkardığı (Kültür Haftası)
mecmuasının aylık toplantılarında da bir araya geldiğini ve çeşitli konularda
münakaşalar ettiklerini ifade ediyor.

Yahya Kemal ile birlikte İstanbul’u dolaşmanın ayrı bir zevk olduğunu, bir
seyahat rehberi gibi insanı her alanda bilgilendirdiğini anlatan Peyami Safa,
Yahya Kemal hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Yolda, eski ve ahşap
evlerin, büyük ve küçük binaların, hiç bilmediğim tarihlerini anlatıyordu. Fakat
buna bir anlatma demek hadiseyi en dar eb’adında küçültmek olur. Anlatmıyor
terennüm ediyordu. Söylerken her kelimenin içinde kendiliğinden melodiler
dolduran sesi, cümlelerine bazen bir mısrâ, bazen bir şarkı âhengi veriyordu.
Bizi dışarıdan gösterdiği her binanın içine sokuyormuş gibi orada yaşatıyormuş
gibi geçmişe yaptırdığı seyahatte rehberlik ediyormuş gibi harikulâde bir
çekiciliği vardı.”

Peyami Safa, Yahya Kemal ile Rumelihisarı çevresinde dolaşırken fetih
şehitlerinin mezarları önünde durduklarını ve Yahya Kemal’in konuşmalarıyla bir
an fetih günlerinin içinde kendilerini bulduklarını, sanki o anı yaşadıklarını
ifade ediyor.

Peyami Safa, bir öğle yemeğini Yahya Kemal ile Boğazın karşısında bir lokantada
yediklerini, garsonun ise Rum olduğunu belirterek o günkü hatırasını şöyle
anlatıyor: “Garson Rumdu ve bize çok dikkatli hizmet ediyordu. O zaman Yahya
Kemal şu unutulmaz sözü söyledi:
- Türk Fâtih’lere Rum garsonlar lâzımdır. Dünya muvazenesini öyle bulur.
Bu sözüne kendi de hayran oldu ve o gün saatlerce tekrarladı:
- Türk Fâtih’e Rum garson”
Peyami Safa, Yahya Kemal’in ölümünün ardından kaleme aldığı bir makalesinde
“Şimdi o, beş asrı geçirmiş Boğaz’ın manzarasında yatıyor.Ölmüş Türk
serdarlarıyla yaşayan hayranları arasında.”
Yahya Kemal’in aynı zamanda büyük bir şair olduğunu, Fransız şiirlerinden biraz
etkilense de asıl kaynağının Osmanlı edebiyatı olduğunu belirten Peyami Safa,
sözlerini şöyle tamamlıyor: “Bu bakımdan Yahya Kemal, yalnız geçmiş devirlerin
şairi olarak kalmaz; geçmişin ebedi değerlerini geleceğe götüren tek şair olarak
da hayranlık, minnet ve şükranla yad edilecektir.”
devamını okuyunuz... >>

NAZIM HİKMET

Nazım Hikmet'in Bursa Cezaevi'nde tutsaklık günleri.
Koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren Nazım, aynı zamanda
cezaevi yönetimine de yardım etmektedir. Cezaevi denetimine Adalet
Bakanlığı'ndan bir müfettiş gelir.
Birkaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:
- Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der.
Nazım'ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş
Nazım'ı tepeden tırnağa süzer ve:
-Demek Nazım sizsiniz, der.
Nazım'a oturması için yer göstermez.
Kısa bir konuşma sonrası, gidebilirsiniz, der.
Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:
-Ömer Hayyam adını duydunuz mu? diye sorar.
Müfettiş hemen atılır:
-Kim duymaz Hayyam'ı.
Nazım:
-Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi? diye sorar.
Müfettiş şaşırır.
Nazım konuşmasını sürdürür, görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama
hükümdarı anımsamadınız.
Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanı'nı ve
sizi kimse anımsamayacak, der çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım'ı geri çağırır ama Nazım
koğuşunun yolunu tutmuştur.

alıntıdır
devamını okuyunuz... >>

FAZIL HÜSNÜ DAĞLARCA

DEMİŞ Kİ:

“Şairlik halim selimliktir” dedi. Öfkeliydi;  “Bu halk var ya, kişilik sakatlığı yaşıyor, şiirden ne anlar, ben ne diyorum ki... Sen şairsen bir namazın en önemli rekatındasındır yazarken.”


Ne güzel söylemiş üstad..
devamını okuyunuz... >>

NECİP FAZIL'DAN

Akıl, kendisi olmadığı vakit hiçbir şey yapılamayacak olan, kendini her şey zannettiği vakit de hemen sıfıra inen ve ebedi felakete köprü dayayan, en büyük ilahi nimetle korkunç hüsran vesilesi arasında bir bakıma harikalar harikası, bir bakıma aşağının aşağısı bir vasıtacıktan başka bir şey değildir.” (İdeolocya Örgüsü


“Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış onu öğrensem asıl?
(Çile

“Allah en büyük malumu meçhul olmaktan ibaret temel varlık” (Hikâyelerim,”Yemin”)
şiir onun iç dünyasının bir aynasıdır..

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
          Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…


                                                                         
devamını okuyunuz... >>

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Necip Fazıl’ın şiirlerinde “ölüm” konusu, işlenen konuların başında gelir. “ÇİLE” isimli şiir kitabında, ölüm konulu şiirlerin bulunduğu ayrı bir bölüm vardır.
Şair, insanların ecelleri belli olduğu halde, ölüme çare aramalarındaki gülünçlüğü şöyle anlatıyor;
Gökte zamansızlık hangi noktada?
Elindeyse yıldız yıldız hecele!
Hüküm yazılıyken kara tahtada
İnsan yine çare arar ecele!

İnsanlar bir bir öldüğü halde, yaşayanlar, nedense ölüme bir türlü inanamamaktadırlar;
Minarede “ölü var” diye bir acı selâ...
Er kişi niyetine saf saf namaz...Ne âlâ!
Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan...

Şair, tabutu şöyle tarif ediyor;
Tahtadan yapılmış bir uzun kutu:
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Çakanlar bilir ki bu boş tabutu,
Yarın kendileri dolduracaklar...
......
Cılız vücuduma tam görünse de,
İçim bu dar yere sığılmaz diyor.
Geride kalanlar hep dövünse de,
İnsan birer birer yine giriyor.
......

Kişi öldükten sonra, parası pulu hiçbir değer ifade etmeyecektir. Mesele; “orada” geçerli olan akçeyi biriktirmektir;
Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir!
Mezarda geçer akçe neyse onu biriktir!

Hüner;
O dem ki, perdeler kalkar, perdeler iner,
Azrail’e “hoş geldin” diyebilmektir hüner...

...Ve ölüm şiirlerinde son söz;
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber...
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber?...

Necip Fazıl’ın şiirlerinde Allah ve Peygamber konusu da, sıkça işlenen konulardandır:
Her şeyin yaratıcısı Allah’tır;
Kursa da boşluğa asma köprü, fen,
Allah derim, başka hiçbir şey demem!

Her şeyin sahibi O’dur, O her şeye kadirdir;
Ne sen varsın, ne ben, ne yâr, ne kimse; O var!
Bütün sevdiklerin elden gittiyse; O var!
Sana daha yakın şahdamarından; O var!
Arama, ilaç yok eczahanede; O var!
Gayede, sebepte ve bahanede; O var!
Yıkılmaz dayanak, kırılmaz destek; O var!
Tekten de tek, bir tek, tek başına tek; O var!

Necip Fazıl’a göre sanat, Allah’ı aramaktır;
Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;
Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...

Allah’ı seven kişi, her türlü hürmete layıktır;
Ellerime uzanan dudakları tepeyim,
“Allah” diyen, gel, seni ayağından öpeyim!

Peygamber (s.a.v)’ in getirip bildirdiği her şeye iman etmek gerekir;
Sende insan ve toplum, sende temel ve bina;
Ne getirdin, götürdün, bildirdinse; âmennâ!

Ona göre, ölçü peygamber ölçüsü olmalıdır, Peygamber’in ölçülerine ters olan her şey, sonunda ölüm dahi olsa, reddedilmelidir;
Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!

Necip Fazıl’ın Meşhur şiirlerinden biri de “Sakarya Türküsü” isimli şiiridir:
Şair, bu şiirde, Anadolu’nun ortasından akan Sakarya Nehri ile, bu vatanın inanan insanları arasında bir benzerlik kuruyor; Sakarya Nehri, nasıl ki bu vatanın içinden doğan ve bu vatanın içinde akan bir nehirdir, nasıl ki bu vatanın bir parçasıdır, bizler de bu vatanda doğan, bu vatanda yaşayan insanlar olarak bu vatanın bir parçasıyız. Fakat, nedense, Sakarya Nehri de, bu vatanın öz evlatları da, bu vatanda yabancı gibi, garip kalmıştır:
“Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”
Şair, bu uzun şiirini, çile ve ızdırap çeken, horlanan, ‘sürünen’ bu vatanın, ‘kaderleri aynı’ olan bu evlatlarına şu çağrıyı yaparak bitiriyor:
“Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..”


Necip Fazıl, lisan ve tarih bozguncularının yaptıkları ifsat çalışmalarıyla ilgili olarak;
Bülbüllere emir var, lisan öğren vakvaktan,
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!..

Şair, çektiği bütün sıkıntı ve işkencelere rağmen ümitli olmayı becerebilmiştir;
Kırılır da bir gün bütün dişliler,
Döner, şanlı şanlı çarkımız bizim.
Gökten bir el, yaşlı gözleri siler,
Şenlenir evimiz, barkımız bizim.

Yokuşlar kaybolur, çıkarız düze,
Kavuşuruz, sonu gelmez gündüze,
Sapan taşlarının yanında füze,
Başka âlemlerden farkımız bizim.
Kurtulur dil, tarih, ahlak ve iman;
Görürler, nasılmış, neymiş kahraman!
Yer ve gök su vermem dediği zaman,
Her tarlayı sular, arkımız bizim...
......

...Ve son sözü o söylüyor:
“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes,
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es!..”
devamını okuyunuz... >>

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Bir gazetede tefrikası çıkıyor. Bugün yazıyı verir, yarınki gazetede çıkar. Bir defasında yazıyı hazırlamaya vakit bulamamış. Matbaanın önünden geçerken mürettibi gördü ve "Üstad yazı gelmedi" deyince, "yetiştiremedim, gel ben sana söyleyeyim sen harflerini diz" teklifinde bulundu. Mürettib "peki" dedi "harf kutularını kontrol edeyim"
Ama baktı ki bir harf kutusu boş, "Üstad'ım maalesef olmayacak, harflerden birisi hiç kalmamış!" diye usulünce "ziyanı yok, o harfi kullanmadan yazıyı tamamlarız'" diyor ve gerçekten tamamlıyor.

(Necip Fazıl Kısakürek- Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları - s.345)
ALINTIDIR..
devamını okuyunuz... >>

ORHAN AMCA..

Orhan Veli ile İstanbul'da, Küllük adlı dergide, Cavit Yamaç tarafından tanıştırılan Rıfat Ilgaz, o an sadece gülümseyebilir. Halbuki üç senedir Orhan Veli'nin şiirlerini okumaktadır.

Orhan Veli ise "Philippe Soupault'u çok seviyorsunuz herhalde!" diyerek takılır O'na. Araya giren Cavit Yamaç "Rıfat'ın en iyi yanı Fransız şiirinden yararlanacak kadar Fransızca bilmemesidir!" sözleriyle Rıfat Ilgaz'ı savunur. Orhan Veli'nin bu 'suçlamasına' içerleyen şair yıllar sonra Fransızca'yı öğrendiği zaman, O şairle hiçbir benzerliği olmadığını düşünür.

Bu kötü başlangıç nedeniyle olsa gerek, uzun zaman araları iyi olmaz bu iki şairin. Hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında sık sık karşılaşırlar ve her seferinde sıkı bir tartışmaya girerler, şiir üzerine...

6 Ağustos 1945 gününü birlikte içerek, eğlenerek geçiren şairler, aynı gün Hiroşima'ya atılan atom bombasının zoruyla barış yapan Japonya ve Amerika gibi barışırlar.

Hatta ertesi yıl, öğretmenliğe tekrar dönebilmek için Ankara'ya giden Rıfat Ilgaz, Orhan Veli'nin Maarif Vekaleti Tercüme Bürosu'ndaki çevirmenlik işinden henüz ayrılmasını, yani işsiz olmasını fırsat bilerek hemen hemen her gün buluşur O'nunla.

Bu buluşmalardan birisi Ercüment Behzat'ın evinde gerçekleşir. Bir ara cebinden bir kağıt çıkarır Orhan Veli ve herkes susar. Çünkü bunun anlamı: 'Orhan Veli bir şiirini okuyacaktır.' Son yazdığı Lağımcı adlı şiirini okuyacağını söyleyerek, daha sonra Altındağ ismiyle yayımlanan şu şiiri okur:

Biri bir koca görür rüyasında:
Yüz lira maaşlı kibar bir adam.
Evlenir, şehire taşınırlar.
Mektuplar gelir adreslerine:
Şen yuva apartımanı, bodrum katı.
Kutu gibi bir dairede otururlar.
Ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye;
Bulaşıksa kendi bulaşıkları.
Çocukları olur, nur topu gibi;
Elden düşme bir araba satın alınır.
Kızılay Bahçesi'ne gidilir sabahları;
Kumda oynasın diye küçük Yılmaz,
Kibar çocukları gibi.

Lağamcının hamam rüyasıdır,
Rüyaların en güzeli.
Uzanır yatar göbek taşına;
Tellaklar gelip dizilir yanıbaşına.
Biri su döker,
Biri sabunlar;
Elinde kese sıra bekler biri.
Yeni müşteriler girerken içeri,
Lağamcı,
Pamuklar gibi çıkar dışarı.

Orhan Veli, çevresindekilerden eleştiri beklerken, Rıfat Ilgaz'a el sallayan Mübin "Oooo! Hoş geldin Rıfat Ilgaz" der. Eve hep birlikte girildiği için herkes şaşırır. Olay daha sonra anlaşılır ki Rıfat Ilgaz'ın Çöpçü Ahmed'e yazdığı Vitrinler isimli şiire benzetmiştir Mübin bu şiiri... Rıfat Ilgaz'ın Vitrinler isimli şiiri ise şöyledir:

Yekpare camların arkasında
Soğuğa yağmura karşı gülen
kalın paltolu mankenler...
Birbirinizi süzer tepeden tırnağa
Karşılıklı gülersiniz!
teki aylık kazancını geçen
bir çift ayakkabı karşısında,
kötü şeyler düşünmezsin, biçimine hayranlıktır duyduğun,
unutursun su içinde yüzen ayaklarını.

Böyle gitmez ya bu işler,
gün gelir bir baltaya sap olursun.
kapısının önünde süpürge salladığın
o kara gözlüyü istersin anasından.
Şimdiden güveylik gömleğin seçilmeli,
bir de kırmızı boyunbağı ister.
Belediye'ye gittiğiniz gün.
Geçmiyesin, o tatlı günlere dalıp da
bir düğün sofrası kadar yüklü
aşçı camekanlarını.
Kim ne derse desin,
bir tavuk kızartması karşısında yakılır,
son sigara.

Hastanede ziyaret edilmekten ve bir yere giderken uğurlanmaktan hoşlanmayan Rıfat Ilgaz, hasta olduğu için tedavi olmak üzere İstanbul'a gidecektir. Önce Ankara'ya gelir, birkaç saat sonra kalkacaktır treni. Arkadaşlarını bulmak ümidiyle birkaç yere uğrar. Fahir Aksoy ile karşılaşır. İstanbul'a sanatoryuma gittiğini söyleyerek O'ndan ayrılır. Ve diğer dostlarını arar. İstasyona döndüğünde önce Fahir'i görür, ardından da Orhan Veli'yle çevresindeki birkaç arkadaşını. Fahir'in herkesi ayaklandırdığını düşünüp sıkılır ama, aynı trenle Orhan Veli'nin de İstanbul'a gideceğini öğrenince hem sevinir hem rahatlar.

Trenin kalkmasını bekleyeceğimize, biz bir başka zamana gidelim. Henüz altı yaşındaki oğlu Aydın'ı gezdirmek için Beyoğlu'na getiren Rıfat Ilgaz, yolda Orhan Veli'yle karşılaşır. Biraz şakalaşırlar, çoğunlukla da Nurullah Ataç'a takılırlar. Bir ara yere çömelerek Aydın'ın saçlarını okşar Orhan Veli. Çekingen bir çocuk olmasına karşın hiç yabancılık çekmemesine şaşıran babası: "Bak Aydın! Bu amca var ya, bu amca..." diye onları tanıştırmaya çalışırken Aydın konuşur: "Orhan Amca"


Her ikisi de şaşırır, altı yaşındaki çocuğun Orhan Veli'yi tanımasına. Hayatında ilk kez Beyoğlu'na gelen bu çocuk, daha önce de O'nunla tanışmış olamazdır. Ama iş sonradan anlaşılır: "Demek tanıyorsun haa! Çok güzel! Peki nereden tanıyorsun?" "Doğan Kardeş'ten!"

Gerçekten de Doğan Kardeş dergisi, La Fontaine'nin şiirlerini çeviren Orhan Veli'yi 'Orhan Amca' ismiyle tanıtmış ve bir de resmini yayımlamıştır. Sonuç olarak Orhan'ı bilen Aydın, Veli'yi de o gün öğrenir.

Bizler de yeni şeyler öğrenebilmek için hemen Ankara'ya dönmeliyiz, hareket etmeden önce ancak yakalayabiliriz treni.

Trene kendisinden önce binmek isteyen Rıfat Ilgaz'a "Bulurum seni içeride" diyerek seslenir Orhan Veli.

Boş bulduğu bir kompartımana girer Rıfat Ilgaz. Çantasını yerleştirdikten sonra cam kenarına oturduğunda, karşısında şair Salih Zeki Aktay'ı görür.

Kısa süren bakışmalardan sonra konuşmaya başlarlar. Rıfat Ilgaz'ın kim olduğunu bilmeden, sanat ve edebiyat üzerine konuşan Salih Zeki, öğretmenlere verip veriştirir. Türkçe edebiyat öğretmeni olan Rıfat Ilgaz, şairin matematik öğretmenlerinden şikayetçi olduğunu düşünür önce ama, çember darala darala edebiyat öğretmenliğine gelir.

"Hiç okumazlar efendim! Ellerinde bir kitap göremezsiniz. Nasıl edebiyat öğretmeni olmuş bunlar okumadan! Ne şiirden anlarlar, ne şairden... Postadan bir dergi, bir kitap beklemezler. Tek bekledikleri şey ay başıdır. Memurdur bunlar efendim, edebiyat memuru!..."

Tam o sırada içeri giren Orhan Veli, konuşmayı bölmüştür. Rıfat Ilgaz'ın yanına oturur. Ne çanta, ne eşya. Elinde yalnızca büyük bir rakı şişesi vardır. O da arkadaşları tarafından yolluk olarak verilmiş ve dostunu bulana kadar yarısı içilmiştir. Ortak dostlarından konuşurlar bir süre. Salih Zeki ise hiç hoşlanmamıştır yeni gelen gençten. Bir fırsatta "Nereden buldun üstadı?" diye sorar Orhan Veli;

"Kendisi gelmiş, burada karşılaştık."
"İyisin İstanbul'a kadar, hadi!"
"Eee ne yapalım. Yolculuk bu!"

Daha fazla durmak istemeyen Orhan Veli, restorana bakmak üzere kalkar ve çıkarken tekrar uğrayacağını söyler.

Konuşmasını kestiği için sinirli bir şekilde "Kim bu genç?" diye sorar Salih Zeki.

"Orhan Veli"
"Yani... ne iş yapar?"
"Şiir yazar, şairdir"

Altı yaşındaki oğlunun bile tanıdığı Orhan Veli'yi Salih Zeki'nin tanımamasına, ismini duymamasına şaşırır Rıfat Ilgaz.

Kısa bir sürelik suskunluktan sonra söze Rıfat Ilgaz başlar. Pek çok kitap hakkında konu açar, Cemal Bey'in yayımladığı Yeni Mecmua'nın bir sayısında okuduğu Salih Zeki'nin şiiri ile ilgili konuşur. O'nun bu konuşmalarından etkilenen Salih Zeki sorar:

"Siz ne iştesiniz? Vazifeniz?"
"Boğazlayanda öğretmenim! Memur... yani Edebiyat Memuru..."


alıntıdır...
devamını okuyunuz... >>

Mikrop korkusu hastası olan Abdulhak Şinasi,

Mikrop korkusu hastası olan Abdulhak Şinasi, Türk Edebiyatında daha çok münekkit olarak tanınmıştır:

"Abdülhak Şinasi mikrofobdur; yani mikrop korkusu hastalığı öylesine ki, Birinci Dünya savaşı'nda yarı körler, topallar ve kolsuzlar bile askere alınırken, Abdülhak Şinasi, cinnet derecesine vardığı bu hastalığı yüzünden savaştan kurtulmayı bilmiştir.

Aynı hastanın, bütün bu marazi hallerine denk bir de alabildiğine gülünç nezaket merakı... Münekkit geçinmesine rağmen arada bir şiir de kırpıştırırken sevgilisine hep 'siz!' diye hitap eder. Mesela gökten renk mi yağıyor; sorar:

-Size midir, bana mı?

Siz kelimesinin ihtiram yeriyle, saygı üstü bir sevgi edasının mutlaka gerektireceği 'sen!' hitabındaki yer farkını anlayamaz.

Birgün Paris'in Sen nehrinden bahsedilirken bu kelimeyi değiştirmemiş olan kahramanımıza Süleyman Nazif şöyle demiş:

-Ona Sen nehri değil, Siz nehri derler!

Abdülhak Şinasi Bey şair olamayacağını belki anlıyor; fakat birtakım ruhi kamaşmalar içinde dünya muhasebesine yanaşamaz ve bundan ötürü münekkitteki kumaş örgüsüne uymaz, suni ipekliye benzer bir bünye taşıyor...

Uzun zaman münekkit geçindikten sonra 40-50 yaş arası romancılığa başlayacak, bedesten eşyası kabilinden eski zaman renk ve çizgilerini dışından vitrinleyecek, ama hiçbir ruh ve meseleye inmeyecek; üstelik Türk romanının kısırlık dünyasında birşey sanılacak adam...

Mikrop korkusundan başka haşyeti olmayan, en sonunda da isminin başındaki "Abdülhak" sıfatını atacak kadar, şahıs planında da olsa, İslama nefretini ilan edecek adam...

Bu adam...
Kültürü de, yapmacıklığı, yani snobluğu da, efkarı da, inkarı da çilesiz, mikrop dehşetinden ileri bir ruh ukdesi olmayan... Tanzimat aydını tipinin son ve hasta modeli, Şinasi Beyefendi... İlk model de Şinasi değil miydi?"185

185. Babıali, s.144,145,148,222,223.


Murat Ertaş-Necip Fazıl Tenkitler,Polemikler,Kavgalar
devamını okuyunuz... >>