dünyanın yedi harikası
 felsefe dünyası
 ünlü ressamlar ve resimleri
 icatlar ve keşifler
 Namık Kemal hürriyet kasidesi
 Mevlana ve Mesnevi
ROMAN ÖZETLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ROMAN ÖZETLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

KERİME NADİR-HıçkırıK


KİTABIN ADI                    :    Hıçkırık
KİTABIN YAZARI            :   Kerime NADİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ  :  Doğan Kitapçılık A.Ş. Hürriyet Medya Towers,34544 Güneşli-İSTANBUL
BASIM YILI                       :      2001
1.KİTABIN KONUSU:
Yedi yaşında öksüz kalan bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşkı.
 2.KİTABIN ÖZETİ:
Hıçkırık - Kerime Nadir
Binbaşı Kenan Eskişehir’de görev yapmaktadır ve rahatsızlığı nedeniyle üç ay izin alıp İstanbul’a gelmiştir. Onun için İstanbul’un ve özellikle çocukluğunun geçtiği Çamlıca’nın önemi büyüktür. Her gün genç yaşta kaybettiği sevgilisinin mezarına gitmektedir. Günlerden bir gün, emeklilik yıllarını evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genelde yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, O’nun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı O’nu farketmemektedir. Binbaşı onu Karacaahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam O’na bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğinide yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Birgün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişininde çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, O’nun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. O’na haytını anlatmasını ister.  Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve O’nun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…
         Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:
         Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzakalaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar. Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve O’nu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ında sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susanzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da  bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yaşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.
         Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan ortaokuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi O’na açamaz ve O’da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan O’na şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman, Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak O’na yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey O’na evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de O’nun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” kor. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.
         Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki dahada kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin O’nu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için O’na hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve O’nun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.
         Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da O’nu beklemektedir. O’nunda  hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan O’na kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve O da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı bir daha göremeyeceğinden korkmaktadır.
         Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!..  Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini O’nunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın O’na bıraktığını söyler ve O’na uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzini biten Kenan tekrar kıt’asına döner.
         Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuzbeş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes O’nu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü O artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da  ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da O’na eşlik etmeye başlar. Annesinin O’na bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin O’na bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını O’nun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak O’nun kızı güldürebilir!” Kenan şaşımış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir dahada asla bırakmaz.
 3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Şartlar ne durumda olursa olsun insanlar içlerinde sakladığı sevgiyi ve arzuyu başkasıyla paylaşabilmeli, yoksa herşey çok geç olabilir.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kenan ZİYA: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey anne ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Bu acılardan kurtularak İstanbul’a gelmiştir; fakat burada daha büyük bir acıyla karşılşacağından haberdar değildi. Kendinden büyük Nalan isminde bir kıza aşık olur; fakat Nalan’ın ağlattığını kızı Handan güldürür.
Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan’ın her isteği yerine getirilmiştir ve özel hocalardan ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır; fakat küçük yaşlarda yakalandığı zatüre illeti onu mutlu edemeden öldürmüştür.Doktor İlhami Beyden Handan isminde bir kızı vardır.
Susamzade Safi Bey: Kenan’ın üvey babasıdır. İlk zamanlarda Kenan’a iyi davranan Safi Bey, eşinin ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiştir ve ikisi de Kenan’a karşı çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir  esnaftır.
Muhip Azmi Bey: Sarışın, yeşil gözlü mabeynde çalışan çalışkan ve varlıklı bir devlet adamıdır. Nalan isminde bir kızı vardır. Karısının ölümünden sonra kendini kızına vermiştir ve kızının zatüreye yakalanıp günden güne erimesi O’nu mahvetmiştir. Sekiz yaşındaki Kenan adında bir çocuğu evlatlık almıştır ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.
Emekli Yarbay: Bu emekli subay Osmanlı’nın son zamanlarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adayan, sakin bir yaşam sürdüren, doğayı seven, canayakın, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Kısa sürede Binbaşı Kenan ile iyi bir dostluk kurmuştur.
Doktor İlhami Bey: İlk başta doktor olarak geldiği köşkün daha sonra damadı olmuştur. Nalan’ın kocasıdır ve de Handan’ın babasıdır. Nalan ilk başlarda duyduğu aşkı günden güne azalmıştır ve ilgisiz kişiliği ortaya çıkmıştır.
Vesime: Muhip Azmi Beyin evlatlığı Nesime evlenmemiştir ve ölünceye kadar konak da hizmetli olarak çalışmıştır. Oldukça iyi bir kişiliğe sahip olan Nesime özellikle Kenan ve Nalan aşklarını bir sır gibi saklamıştır.
Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan’ın sevdikleri ve saydıkları, müzikten iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir insandır. Küçük, şirin bir kulübede oturan adamı onlar devamlı ziyaret ederler.
 5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitabı daha önce askeri lisede arkadaşlar okumuştu; ama ben okumamıştım. Şimdi bu kitabı okuduğumda ne kadar da geç kaldığımı anladım ve aldığım bu kitabı yaklaşık altı arkadaşıma vererek onların da okumasını sağladım. Kitap, oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazılmış; kitabın akıcılığından dolayı okumaya başladıktan sonra elinden bırakamıyorsun. Aşk ve sevgi konusu mükemmel bir şekilde dile getirilmiş; ama şunu bilmeliyiz ki, bizler yani askerler fazla duygusal olmamalıyız ve duygularımızın yerine mantığımızla hareket etmeliyiz.
 6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
devamını okuyunuz... >>

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL-İhtiyar Dost


KİTABIN ADI İHTİYAR DOST
KİTABIN YAZARI HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİVE ADRESİ İNKILAP KİTAP EVİ
BASIM YILI 1990
KİTABIN KONUSU:
“İhtiyar dost” adlı eser  Halit Ziya’nın önemi oranında  tanınmamış eserlerindendir. Eser  hem hikayeye  hem makaleyi andırmaktadır . Kitap bir çok bölümden meydana geldiği için  bir tek konusu, belirli bir ana fikri bulunmamaktadır.
 KİYTABIN ÖZETİ:
ihtiyar dost
AĞAÇ KURDU
Bu bölümde yazar, ikinci  meşrutiyetten sonra ortaya çıkmış bazı devlet  ve   toplum sorunlarından bahsetmektedir.
Yazar, devletin her ortamda, her şartta  aksaksız görevini yerine getiren bir değirmen gibi görevini ifa etmesi gerktiğini, toplumda çıkan görüş ayrıklarından  etkilenmemesi gerektiğini  ifade etmiştir.
 Yazarın  bu bölümde ençok üzerinde durduğu mesele, şu anda da toplumumuza musallat  olmuş  ahlaki yapıdaki çatırtılardır.
 Toplumu bir ağaca benzetmiştir. Nasıl bir ağacın köklerine ve bedenine, musallat olmuş  kurtlar, o ağacı yer, kurutur ve birgün küçük bir esintiyle devrilip gitmesine sebep olur, tıpkı bunun   gibi, toplumun  can damarına, gençliğine   musallat olmuş, ahlaksızlık belasıda  toplumu yer, kurutur ve yıkılmasına sebep olur.
Yazar bu konuyu kendi üslubu içinde anlatmıştır.
 KAHVE BEKLERKEN
         Bu bölümde yazar , toplumun  direği olan gençliğin, toplumun kokuşup gitmesine  sebep olabileceğini “ağaç kurdu” bölümüne parelel olarak anlatmış  ve bununsebeplerini anlatmıştır.
 “Geçmişini inkar etmek”. Yazar  geçmişini inkar eden bir toplumun yaşayamayacağını vurgulamış, hatta  o toplumu ölü kabul ettigini belirtmiştir. Bu inkarın en büyük sebebi olarakta; bilgilerin, yanlış bir noktadan, bozuk bir yönden yansınış olan bilgiler olduğunu söylemiştir.
        “Geçmiş ve gelecek  aynı ömür  kitabının iki sayfasıdır;  birini yırtmak ötekini  tamamlanmamış halde bırrakmak demektir.Hele ikincisini yazmak isteyenler, birincisini okumamış-görmemiş bulu-nurlarsa, yazacakları şey asılsız-temelsiz boş uydurma masallardan başka birşey değildir. Bu ömür kitabının ilk sayfası ne kadar hatalarla dolu olursa olsun, hiç bir şey onu kendisinden  sonra  gelen sayfanın başlangıcı olmaktan alıkoyamaz “.
 Yazar bu kendine has ifadeleriyle güzel bir noktaya değinmiş ve aynı zamanda geçmişimizi  öğrenmemiz konusuna dikkat çekmiştir .
 NOT: Yazılanlar kitabın bölümlerinden sadece ikisidir.
 KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
     Kitabın baş şahısları İhtiyar Dost ve yazardır.
     İhtiyar Dost; aslında yazarın ta kendisidir. Yazar, kendi kişiliğini, duygularını, ihtiyar dostuna yüklemiş ve en önemlisi benliği ile bu hayali dostunu yaratmıştır. Yazar kendisini, duygularını düşüncelerini ve hayattan beklentilerini ihtiyar dostunun diliyle anlatmıştır.
  ESERLERİ:
Solgun Demet Aşk-ı Memnu Bir hikaye- Sevda Saray Ve Ötesi Nemide Mavi Ve siyah Kırk Yıl Kırık Hayaller Kadın Pençesi Hepsinden Acı Terdi Ve Şürekası
Bir i ölünün Defteri Bir şiir- i  Hayal
devamını okuyunuz... >>

AHMET RASİM-İki Güzel Günahkar


KİTABIN ADI İKİ GÜZEL GÜNAHKAR
KİTABIN YAZARI AHMET RASİM
YAYIN EVİ VE ADRESİ ARBA ARAŞTIRMA BASIM YAYIN TİC. LTD. ŞTİ. SİRKECİ/İSTANBUL
BASIM YILI İSTANBUL/AĞUSTOS 1988
KİTABIN KONUSU:
Kitap iki hikayeden oluşmaktadır. Birincisi ‘Bedia’ ikincisi ise ‘Güzel Eleni’ ismindedir. Birinci hikayede Bedia adlı güzel bir Osmanlı kızının yaşadığı aşklardan ve bir sevgilisinden aldığı intikamdan bahsedilir. İkinci kitap ise Eleni adlı güzel bir Ermeni kızının yoksulluktan zengin bir şarkıcı olana kadar başından geçenleri anlatır.
 KİTABIN ÖZETİ:
iki güzel günahkar
Bedia annesiyle yaşıyan güzel,cilveli ve erkekleri parmağında oynatabilen bir Osmanlı kızıdır. Çapkınlığı ise dillere destandır. Kaç sevgili değiştirdiğinin haddi hesabı yoktur. Bedia kibar bir aile mensubudur. Pederi zengin ve eğlenceye düşkündü. Konaklarında hemen her gece eğlenceler düzenlenir, içkiler içilir, gülüp eğlenilirdi. Bütün bunların Bedia’nın kişiliğinin oluşmasındaki etkisi tabiki tartışılamaz.
Bedia’nın ilk aşkı kendisine hayran olan mahalleden bir gençti.Bedia türlü numaralarla genci iki sene içinde beş parasız bırakarak terketti. İşte Bedia’nın maceraları böyle başlamıştı daha bir çoklarıyla gönül eğlendirdi. Fakat Bedia’nın o kadar fazla erkekle beraber olmasına rağmen bir kişi devamlı aklında kalmıştır. Kitabımızdaki esas olayda zaten budur.
Bedia gençle Çamlıca yolunda göz göze gelmişti. Gencin adı Nazım’dı. Yakışıklı yağız bir Osmanlı delikanlısıydı. Cesaretini toplayıp Kağıthane’yi birbirine katan onun yüzünden silahların çekildiği kızla, Bedia ile konuştu. Bedia’nın da ona kanı kaynamıştı. Bedia ile Nazım’ın birlikteliği böyle başladı. Nazım Bedia’yı çok seviyordu. Kimi zaman günlerce Bedia’nın yaşadığı konağa kapanıyorlar gönül eğlediriyorlardı. Bu sefer Bedia da kaptırmıştı gönlünü. Yalnız Nazım bundan annesine bahsedemiyordu. Çünkü Bedia adı çıkmış bir kızdı.
Annesi bir gün oğlunu çağırarak artık Nazım’ın evlenmesi gerektiğini, ölmeden gelinini görmek istediğini söyledi. Nazım ne yapacaktı. Keşke Bedia namuslu bir kız olsaydı, diye düşündü. Annesinin onu kesinlikle kabul etmeyeceğini biliyordu. Annesine çok bağlı olduğundan onu üzmek de istemiyordu. Kısa bir süre sonra annesi ölünce Nazım annesinin son isteğini yerine getirmek zorunda olduğunu düşündü. Bir süre Bedia ile görüşmedi ve içine kapandı. Ne sonunda Bedia’ya konuyu açarak ayrılmaları gerektiğini söyledi. Bedia çok üzlümüştü ve içinde bir kin belirdi. Nazım daha sonra namuslu bir kızla evlendi, düğününde ise Bedia’yı ağlarken görmüştü. Uzun süre Bedia’yı sevgi ve acıma duygusuyla kafasından atamadı. Bir gün Bedia ile sokakta karşılaştı ve Bedia onu çok özlediğini sadece biraz konuşmak istediğini söyledi. İşte Bedia yine Nazım’ın kanına giriyordu. Nazım kabul etti konuştular. Bedia Nazım’ın aklına girip onu konağa götürdü. İki gece beraber kaldılar Bedia Nazımı karısından boşanmaya ve kendiyle evlenmeye ikna etti. Osmanlı adetlerine göre koca karısına boş bir kağıt gönderirse bu onu boşadığı anlamına geliyordu. Nazım da karısına boş bir kağıt gönderdi. İki gün sonra  Nazım evine döndü. Bir süre sonra Bedia’nın hizmetçisi gence bir tezkere getirdi.nazım hiç şüphelenmeden açtı. “Bey, bir kadını aldatmanın zararlı bir sonuç doğuracağını hesap etmediniz mi? Bir fahişe için karısını boşayan erkekten ne fedakarlık beklenebilir? Adiyö; beyim ben seveceğim erkeği buldum”. Bedia Nazımdan intikamını almıştı ve kim bilir kiminle gönül eğlendiriyordu.
 KİTABIN ANAFİKRİ:
 Bir kadını aldatmak çok kötü sonuçlar doğurabilir.
 KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
  • BEDİA: Güzel, erkekleri parmağında oynatabilen, eğlenceye düşkün, kinci bir Osmalı kadınıdır.
  • NAZIM: Yakışıklı, annesine düşkün, temiz kalpli bir Osmanlı delikanlısıdır.
  • BEDİA’NIN BABASI: Zengin, eğlenceye düşkün biridir.
  • BEDİA’NIN ANNESİ: Kızının bir dediğini iki etmeyen biridir.
  • NAZIM’IN ANNESİ: Geleneklerine bağlı oğlunun üstüne titreyen bir kadındır.
 KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap eski Osmanlı yaşamından güzel bir kesit veren zevkle okunabilecek bir eserdir. Tavsiye ederim.
 YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1865’ te İstanbul’da doğdu. Mahalle mekteplerinde başladığı eğitimini Darüşşafaka’da tamamladı. Bir süre gazetecilik ve öğretmenlik yaptı. Bir çok dergide makale, fıkra, gezi mektubu, anı türünde yazıları yayımlandı. 1927’de İstanbul milletvekili oldu ve görevini ölümüne dek sürdürdü. Servet- i Fünun döneminde yaşamış olmasına rağmen bu hareketin dışında kaldı. 21 Eylül 1932’de İstanbul’da öldü. İlk Sevgili (1891), Afife (1894), Güzel Eleni (1893), Meyl-i Dil (1897) gibi otuza yakın roman ve öyküsü ve bir çok fıkra, makale, çeşitli türlerde yazıları vardır.
devamını okuyunuz... >>

İZMİR HİKAYELERİ– Halid Ziya Uşaklıgil


KİTABIN ADI        : İZMİR HİKAYELERİ
KİTABIN YAZARI : HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ            : İNKILAP KİTABEVİ
BASIM YILI           : 1991
SAYFA SAYISI     : 247

1.KİTABIN KONUSU: 
Yazar bu kitabını, ömrünün son yıllarında  yaşadığı olayları hatırlamak maksadıyla yazmıştır.
 2.KİTABIN ÖZETİ
izmir hikayeleri
’’İzmir Hikayeleri’’eski izmirin buram buram kokan havası, kenar köşe semtleri, oraların her sınıftan ve hertipten insanları, o döneminyaşam ortamını , gelenek ve görenekleri, kısacası bir zaman kesitinin İzmir folkloru , örnekleriyle , zengin bir kaynak halinde anlatılmaktadır.
 3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Yazarın geçmiş yaşantısını hatırlamak maksadıyla yazdığı anısal öykülerdir.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitaptaki olaylar tamamen halk yaşantısından alınmıştır.Kitabın kahramanları ise yine olaylarda olduğu gibi tamamen halk içerisinde yaşayan normal halk insanlardan seçilmiştir.
 5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapokunmaya başlandığında kitabın önemli bir özrlliği göze çarpıyor .Bu kitaptaki kahramanların hemen hepsi  geniş, yaygın ve basit halk yığınları arasından seçilip alınmış oluşudur.Kitapta göze çarpan bir diğer özellik ise onun buradaki yazılarında süsten ve sanat kagısından çok , bunlardan soyutlanmış bir dil ve anlatımı vardır.Yani yazar bu kitabında tmamen halkın içinden seçtiği olayları sade bir şekilde yazmıştır.
 6.YAZARIN HAYATI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Servet-I Fünun romancılarından.İstanbulda doğdu .1884’te ’Nevruz’ gazetesini , daha sonra ’Hizmet’ ve ’Ahenk’ gazetelerini kurdu.Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Arapça ve Farsça bilirdi.150’den fazla hikayesi vardır.
devamını okuyunuz... >>

KAŞAĞI-Ömer Seyfettin


Ömer SEYFETTİN  – KAŞAĞI

KİTABIN ADI                 : KAŞAĞI
KİTABIN YAZARI          :ÖMER SEYFETTİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ: ŞAFAK YAYIN EVİ İSTANBUL
BASIM YILI                    :1997
1. KİTABIN KONUSU: 
Kardeşine iftira atıp, onun ölümünden sonra vicdan acabıyla yanıp tutuşan bir çocuğun dramı anlatılmaktadır.
2. KİTABIN ÖZETİ: 
kaşağı
Annesi, İstanbul’a gittiği için kendisinden bir yaş küçük olan kardeşi Hasan’la artık Dadaruh’un yanından hiç ayrılmaz. Bu, babasının seyisi, yaşlı bir adamdır. En sevdikleri şey atlardır. Dadaruh’la birlikte onları suya götürmek, çıplak sırtlarına binmek, onlar için çok zevklidir.Torbalara arpa koymak, yemliklere ot doldurmak, gübreleri kaldırmak eğlenceli bir oyundan daha çok hoşlarına gider. Dadaruh eline kaşağıyı alıp işe başladı mı, tıkı… tık… tıkı… tık… tıpkı bir saat gibi… yerinde duramaz, bunu gören küçük çocuk ben de yapacağım! diye tutturur.
O vakit Dadaruh, onu Tosun’un sırtına koyar, eline kaşağıyı verir,
- Hadi yap! Der.
Bu demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdı.
Her sabah ahıra gelir gelmez,
- Dadaruh, tımarı ben yapacağım, der.Ama adam izin vermez ancak boyu at kadar olunca yapabileceğini söyler.Boyu atın karnına bile varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli tıkırtısı Tosun’un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman Dadaruh, “Höyt..” diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki atları tımara başlardı.Bir gün yalnız başına kalır. Hasan’la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde bir tımar etmek hırsı uyanır. Kaşağıyı arar, bulamaz. Annesinin bir hafta önce İstanbul’dan gönderdiği armağanlar içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu. Hemen alıp, Tosun’un yanına koşar,  karnına sürtmek ister fakat rahat durmaz.
- Sanırım acıtıyor? Diye düşünür.
Gümüş gibi parlayan bu güzel kaşağının dişlerine bakar. Çok keskin, çok sivridir. Biraz köreltmek için duvarın taşlarına sürtmeye başlar. Dişleri bozulunca yeniden dener. Gene atların hiçbiri durmaz ve kızar. Öfkesini sanki kaşağıdan çıkarmak ister. On adım ilerdeki çeşmeye koşar. Kaşağıyı yalağın taşına koyup yerden kaldırabildiği en ağır bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başlar. İstanbul’dan gelen, üstelik Dadaruh’un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezip, parçalar. Sonra yalağın içine atar. Babası çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı görür; Dadaruh’a yanına çağırınca  çok korkar. Dadaruh şaşırır, kırılmış kaşağı ortaya çıkınca, babası bunu kimin yaptığını sorar.Dadaruh,
- Bilmiyorum, der.
Babasının gözleri ona döner, daha bir şey sormadan, çocuk kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını söyler. “Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında ezdi” der.
Babası Hasan’I çağırır.
-Bu kaşağıyı niye kırdın?diye sorar.
Hasan, Dadaruh’un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktıp, sarı saçlı başını sarsarak,
- Ben kırmadım, der.
- Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, der babası. Hasan inkârda direnir. Baba öfkelenir. Üzerine yürür “Utanmaz yalancı” diye yüzüne bir tokat indirir.
- Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin’le otursun! diye haykırır.
Artık ahırda hep yalnız oynar. Hasan eve hapsedilir. Annesi geldikten sonra da bağışlanmaz.Annesi onun iftira atabileceğine hiç ihtimal vermez.
Ertesi yıl anne, yazın gene İstanbul’a gider.Hasan’a ahır hâlâ yasaktır. Bir gün birdenbire hastalandı.  Doktor “Kuşpalazı” der. Babası yatağın başucundan hiç ayrılmaz.Hizmetçi kardeşinin öleceğini söyler ve çocuk  ağlamaya başlar.Gece uyuyamaz, uykuya dalar dalmaz Hasan’ın hayali gözünün önüne gelir “İftiracı! İftiracı!” diye karşısında ağlar.Pervin’i uyandırır. Hasan’ın yanına gitmek istediğini ve babasına bir şey söylemek istediğini söyler.Yarın söylersin, der.Sabaha kadar gene gözlerini kapayamaz. Hava henüz ağarırken Pervin’i uyandırır.Ama zavallı suçsuz kardeşi, o gece ölmüştür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
 Yalan söylemek kötü bir alışkanlıktır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARI DEĞERLENDİRİLMESİ:
    Büyük çocuk: Hasan’ın abisidir.babasından çok korkar.Atları çok sever.
   Hasan :Küçük kardeştir.O da babasından çok korkar ve atları çok sever.Geçirdiği hastalık ölümüne sebep olur.
   Dadaruh: Evin seyisidir. Bütün zamanını atlarla geçirmekyen çok zevk alır.İki çocuğu da çok sever.
   Pervin: Evin hizmetçisidir. Çok yumuşak kalplidir ve herşeyi açıkça söyler.Bir o kadar da sulugözdür.
   Baba: Çocuklarının üzerinde büyük bir otorite sahibidir. Çocukları onu çok sever ama ondan çok korkarlar.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: 
Yazar olayları ve yer betimlemelerini çok güzel ve yerinde yapmıştır.Akıcılığı sağlamış, okuyucuyu sıkmadan akıcı bir şekilde okuyabilmesi için bütün imkan ve kabiliyetlerini sergilemiştir.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Ömer Seyfettin, yazı ve öyküleriyle dilde sadeleşme hareketinin öncülüğünü yaparak yeni bir edebiyat akımının oluşumunu sağlayıp, Türk öykücülüğünde kısa öykü türünün dil, anlatım tekniği ile tematik yönden ilk özgün örneklerini vermiştir. Aynı zamanda ulusal edebiyat akımını başlatan yazarlardan olan Ömer Seyfettin 28 Şubat 1884′te Gönen’de doğdu. Öğrenimine, dört yaşında iken, Gönen Mahalle Mektebi’nde başladı. Ailesiyle birlikte İstanbul’a gelince (1892), ilköğrenimini özel bir okul olan Aksaray’daki Mekteb-i Osmani’da sürdürdü. Babasının isteği üzerine, Eyüp baytar Rüştiyesi’nin subay çocuklarına özgü bölümüne yatılı olarak yazıldı (1893). Buradaki eğitiminden sonra (1896), Edirne Askeri İdadisi’ni (1900) ve İstanbul Mekteb-i Harbiye’yi bitirdi. 22 Ağustos 1903′te piyade teğmeni rütbesiyle mezun oldu. Ziya Gökalp ve arkadaşlarının çıkardıkları “Genç Kalemler” dergisinin kadrosuna katıldı. Balkan Savaşı’nın başlaması üzerine, yeniden orduya çağrıldı (14 Eylül 1914). Kısa bir süre “Türk Sözü” dergisinin başyazarlığını yaptı. lan Calibe Hanım’la evlendi (1915).  Eylül 1918′de eşinden ayrıldı. 6 mart 1920′de kaldırıldığı Haydarpaşa Hastanesi’nde şeker hastalığından öldü. Kadıköy Kuşdili’ndeki Mahmut Baba Türbesi mezarlığına gömüldü. 1939′da, kemikleri Zincirlikuyu Mezarlığı’ndaki Asri Mezarlık’a taşındı.
ESERLERİ:
Romanları:
Yaşadığı yıllarda yayınlanan üç romanı ( Ashab-ı Kehfimiz, Efruz Bey, Yalnız Efe, 1919) onun bu alanda yarım kalmış denemeleri olarak sayılır. ”Fantezi roman” olarak nitelendirilen Efruz Bey; 1908′den Mütareke yıllarına kadarki süreci, aydın kişilerin eleştirisi ekseninde yansıtır. Dönemin aydın hastalıklarını, siyasi akımların yanlış yönsemelerini toplumsal eleştiri bağlamında, yeni bir roman tekniğiyle verir.
Yarın kalan romanı Yalnız Efe, destansı bir nitelik taşır. Konusunu bir halk menkıbesinden almıştır. Dönemin toplumsal ortamında, yapılan haksızlıklara başkaldırarak silahlanıp dağa çıkan -kız kahraman- Yalnız Efe’nin kişiliğinde Türk halkanın direnme gücünü göstermeye çalışmıştır.
YAPITLARI: 
Öykü: Harem, (u.ö.), 1918; Yüksek Ökçeler, (ö.s.), 1923; Gizli Mabet, (ö.s.), 1923; bahar ve Kelebekler, (ö.s.), 1927.
Bütün Eserleri, temalarına göre bir araya getirilen basım: Efruz Bey, 1970; kahramanlar, 1970; bomba, 1970; Harem, 1970; Yüksek Ökçeler, 1970; Yüzakı, 1970; Yalnız Efe, 1970; Falaka, 1970; Aşk Dalgası, 1970; Beyaz Lale, 1970; Gizli Mabet, 1970.
devamını okuyunuz... >>

İPEK ONGUN-KENDİ AYAKLARI ÜSTÜNDE


KİTABIN ADI

KENDİ AYAKLARI ÜSTÜNDE

KİTABIN YAZARI

İPEK ONGUN

BASIM TARİHİ

1999

KİTABIN YAYIM MAKSADI

GENÇLERİN YAŞAMLA GELEN SORUNLARINA YARDIMCI OLABİLECEK MESAJLAR VERMEK.

KİTABIN ÖZETİ / TANITIMI :
KENDİ AYAKLARI ÜZERİNDE DURMAK :
Romanın Kahramanları :
kendi ayakları üstünde
Serra : Kitabın asıl kahramanı, yazarın kendisi.
Sıla : Serra’nın kuzeni.
Zafer: Serra’nın duygusal ilgi duyduğu erkek arkadaşı.
Mualla Hanım : Öğretmen.
Günlük 24 Haziran’la başlar. Serra yaz tatili için gittiği İzmir’deki Kuzeni Sıla’nın anlattıklarıyla konuya başlar. Arkadaşı Zeynep’in Amerika’da okuyan Nilgün ablasının Amerikalı bir gençle evlenme kararı alması ve bunun evdeki yankılarından bahseder. Yaşlıların bu olaya yaklaşımına, anne babanın olaya olumlu yaklaşımına ve genç yaşta Nilgün’ün aldığı böyle bir kararın etrafında yarattığı izlenimlerden bahsediyor. Bu arada Sıla’nın uçuk hareketlerine, ne olduğu belli olmayan mankenlik ajansına manken olmak için başvurmasına, kendini tanımadığı kişilere kaptırıp bir görüşte aşık olmasına ve sorumsuzca fevri hareketlerine yer veriyor. İzmir’den arkadaş grubuyla bir Akdeniz turuna katılır. Bu, annesinden ayrı ilk çıkacağı yolculuklutr. Kendisi on sekiz yaşlarına yeni girmiş lise iki öğrencisidir ve bu geziyi kendi ayakları üzerinde durmanın ilk aşaması olarak görmektedir. Kendisinde çok büyük değişiklikler görmeye başlamıştır. Bir kere, annesini iş nedeniyle üç günlük dış geziye göndererek bu süre zarfında evde yalnız kalmaya ikna etmiş ve bunu da çok güzel başarmıştır.
Erkek arkadaşının başkasıyla çıkıyor olması onu yıkmıştır, ama bunun gençlikte yaşanan ilk aşklardan olduğunu, unutlması gerektiğini yaşayarak ve tecrübe edinerek öğrenmiştir ve bunu da olgunlaşmanın bir aşaması olarak görmüştür. Arada bir Ankara’ya babaannesinin yanına ve ayrı yaşayan babasına ziyarete gider. Babasının evlenmeyi düşündüğü yeni bayandan, olgun görünen yetişmiş insanların da aynı çocukluk hatalarının yapabileceklerini ima eden konuları duyar. Daha çok okul çevresinde olup bitenlere günlüğünde yer verir. Özellikle öğretmeni Mualla Hanım’ın hayata atılmak ve kendi ayakları üzerinde durmakla ilgili verdiği tavsiyeler öğrencileri bayağı etkilemektedir. Meslek seçimi konusunda şimdiden karar vermeleri tavsiyesi üzerine, Serra da içinde gizli kalan gezme ve görme tutkusunun onu turizm mesleğine daha yatkın olduğunu keşfetmesini sağlar. Bunun içinde hafta sonları bir turizm acentasında çalışmaya gider. Burada gerçekten aradığı mesleğin turizm olduğunu keşfeder ve kararını verir. Mualla hanım o yıl 10 Kasım’ı Ankara’da Anıtkabir ziyareti şeklinde düzenler. Serra bu geziden çok etkilenir ve bu geziyle ilgili “10 Kasım ve Atatürk” diye içinden geldiğince bir kompozisyon yazıp bunu Mualla Hanım’a verir. Kompozisyon çok beğenilir ve bunu bir dershanenin düzenlediği Amerika’ya gezi ödüllü “10 Kasım ve Atatürk” konulu kompozisyon yarışmasına gönderirler. Yarışmada da Serra’nın yazısı birinci gelir ve iki haftalık Amerika gezisini kazanır. Şubat tatilinde de yine yalnız olarak yeni yerleri ve dünyayı keşfetmek için yola çıkar. Sırf bu geziye çıkmak için bile pasaport, vize, uçak bileti alma gibi birçok konuyla Serra ilk defa karşı karşıya gelir ve tüm bunları yaşayarak üstesinden gelmeyi başarır. Serra kendisinin ayakları üstünde durmasını sağlayacak yıldızını bulmuştur. Artık kararını vermiştir ve turizmci olacaktır. Akdeniz gezisi, yazı yarışmasını kazanması ve ABD gezisinin kendisine çok şeyler kazandırdığına inanır. Hem gönlü hem de kafası zenginleşmiştir. Cüneyt’e gelince tüm gezi boyunca hatırlamamıştır bile.
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Bu kitabı okurken, mutluluğu başkalarının gözlerinde değil, kendi içlerinde aramanın önemi fark ediliyor.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
13 – 18 yaş arası grup için tüm dünyada kitaplar varken ülkemizde olmayışını fark eden yazar İPEK ONGUN bu boşluğu “Kendi Ayaklarının Üstünde Durmak” ile doldurmaya çalışmıştır.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Eser, yazarın kendi ağzından kendi gençlik yıllarını anlatan günlükler şeklinde yazılmış. Günlükleri mektup şeklinde evin penceresinden görünen en çok sevdiği kiraz ağacına anlatıyormuş gibi yazmıştır. Gençlere yer veren akıcı ve dinlendirici, ama her kesimin zevkle okuyabileceği bir eserdir.
devamını okuyunuz... >>

CENGİZ DAĞCI-Korkunç Yıllar


KİTABIN ADI

 Korkunç Yıllar

KİTABIN YAZARI

 Cengiz DAĞCI

YAYINEVİ VE                ADRESİ 

 Varlık Yayınevi Ankara Caddesi, İstanbul

 BASIM YILI

 1959

 1.KİTABIN KONUSU :
Kırım’lı bir Tatar olan Sadık’ın bağımsızlık uğruna katlandığı olaylar ve Ruslar’ın Türkler’e yaptığı işkenceler.
 2.KİTABIN ÖZETİ    :
Korkunç Yıllar - Cengiz Dağcı
Sâdık, Kırım’da, Akmesçit’e bağlı Kızıltaş köyünde doğmuştur. Kızıltaş Karadeniz kıyısında şirin bîr köydür. Ama Ruslar burada yaşayan Türkleri rahat bırakmazlar. Sık sık baskınlar düzenleyerek köyün, Kırım çapında da milletin ileri gelenlerini, aydınları tutuklayıp sürerler veya hapse atarlar. Rusların hedefi; diliyle, diniyle, medeniyetiyle Türk kültürünü yok etmektir. Camileri yıkarlar, tarihî eserleri harabederler. Sık sık alfabe değiştirerek Türk dilini unutturmaya, Türklerin birbirleriyle irtibatlarını kesmeye çalışırlar.
Kırım Türk’lerinin orta yaşlıları milliyetçidirler. Bu duyguyu evlâtlarına da aşılarlar, onlara “Kuzu Kurpeç” ve “Çora Batır” gibi kahramanlık destanlarıyla, “Siyer-i Nebi” gibi dinî kitapları anlatırlar ve okurlar. Sâdık’ın babası Hüseyin Ağa da bu çeşit Kırımlılardandır. Mekteplerde dine ve milliyetçiliğe —bilhassa Türk milliyetçiliğine— insafsızca hücumlar yapılmasına rağmen, evlerdeki aile mektepleri, çocukların büyük bir ekseriyetini Türk milliyetçisi olarak yetiştirir. Sadık da, bu aile mekteplerinde yetişen milliyetçi gençlerdendir.
Tabii resmi mekteplerin tesirinde kalıp, Rus’lara hizmet eden Kırımlılar da mevcuttur. Korkunç Yıllardaki Süleyman, bu kategorideki gençlerdendir. Fakat bunlar da hâdiselere tam nüfuz ettikten sonra, ekseriya yaşlı neslin fikirlerine sahip olurlar.
Sâdık ailesiyle birlikte önce, Akmesçil’le bir tavuk kümesine yerleşir. Sonra orta kumandan mektebine giderek Rus ordusunda subay olur. İkinci dünya harbine tank teğmeni olarak katılır. Ukrayna’da Almanlara esir düşer. Esir kamplarında çeşitli meşakkatler çeker. Ama bu kamplardaki esir Türkler arasında çok kuvvetli bir bağlılık vardır. Birbirlerine hayatları pahasına yardım ederler. Bu eserde dikkati çeken bir husus da, Kırım topraklarında doğup büyümüş olanların -Ermeni, Yahudi, Rum veya Rus olsun- birbirlerine vatan bağlarıyla bağlı olmaları ve yardımlaşmalarıdır.
Sâdık esir kamplarında, bir Kırımçak’ın (Kırımlı Yahudi) yardımıyla hemşehrilerini bulur, yine Kırımlı bir Ermeni’nin yardımıyla zindandan kurtulur. Kırımlı İskender’in yardımıyla da ahçı olur. Bu, onun esaret hayatının dönüm noktasıdır. Alıcılıktan sonra bir Alman başçavuşunun emir eri olur. Onun hizmetinde bulunur. Başçavuş cepheye tayin olunca da Sâdık’ı Alman casus mektebine götürüp, Rusya’da Almanlar hesabına casusluk yapmasını teklif ederler. Sâdık bunu reddedince, onu yeni teşkil edilen Türkistan ordusuna götürürler. Roman Almanların düzenledikleri, bir toplantıda, Türkistanlıların üzerlerindeki Rus üniformalarının yakılıp, Alman üniformalarının giyilmesiyle son bulur.
 3.ANA FİKRİ  :
 Bağımsızlık ve özgürlük uğruna canımız pahasınada olsa her şey yapılmalıdır
  4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ 
 Eserin italik harflerle basılı kısımlarında ise, Sâdık Turan’ın Roma’daki intibaları ve ruh halleri tasvir edilir. Burada karşımıza bozulmuş bir aklî denge çıkar. Sâdık’ın çok çeşitli baskılarla bozulmuş olan ruhî ve akli dengesine korku hâkimdir.
Romandaki şahıslar ise, (Türkler, Ruslar, Almanlar ve Yahudiler olmak üzere) dört ana grupta toplanabilir. Türk’lerin ortak özellikleri, sağlam yapılı, dayanıklı ve yaşama azmi ile dolu olmalarıdır. Hemen hepsi Ruslara düşmandır. Esaret altında olan vatanlarını bir an evvel istiklâle kavuşturmayı düşünürler.
Ruslar eserde okuyucuya, zâlim olarak takdim edilirler. Türkleri eritip, yok etme gayretlerini mütemadiyen sürdürürler. Hâkim durumda oldukları zaman, ellerinden gelen her zulmü yaparlar. Güçsüz durumda oldukları zaman ise, hemen boyun eğerler. Güçten korkarlar. Zaten güçten korkmak, O Topraklar Bizimdi romanında, Panteley Petroviç’in dediği gibi, Rus milletinin özelliğidir.
 Sadık             : Dine ve milliyetçiliğe ( bilhassa Türk milliyetçiliğine) oldukça bağlı bir Kırım Tatarıdır.
Hüseyin Ağa : Sadık’ın babasıdır.Sadık’ın böyle milliyetçi yetiţmesinde ki en etkili kiţidir.
Süleyman      : Sadık’ın en yakın arkadaşıdır.Mekteplerin etkisinde kalıp Ruslar’a hizmet eden bir gençtir.
İskender         : Kırım’lı bir Türk olup Ruslar’ın arasında sözü geçen biridir.
 5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER  :
Kitap bagımsızlık için yapılan işleri çok güzel anlatmış her arkadaşımın bu kitabı okumasını isterim.Çünkü bana çok şeyler kazandırdı sizlere de kazandıracağından hiç şüphem yok .Kitapta ki olaylar çok hızlı değiştiğinden okuyucuyu sıkmamakta ve bir solukta okunan bir kitap.
 6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ :
Kırımlı yazar. Kırım’ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyünde doğdu. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, deprem gibi tabii afetler yanında Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçti. İlköğrenimi köyünde ve Akmescit’te yaptı. aynı şehirde ortaokulu bitirdi (1938). Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıktı.1940 yılında Sovyet ordusunda subay olarak II. Dünya Savaşı’na katıldı. 1941′de Ukrayna cephesinde Almanlara tank teğmeni rütbesi ile esir düştü. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığındı. 1946′da Londra’ya yerleşti. 1990′da kalp ameliyatı geçirene kadar Londra’da bir lokanta işletti.
Eserlerinde Kırım Türklerinin Rusların zulmü altındaki hayatını anlatır. Türk edebiyatının en güçlü yazarlarındandır. Hüzünlü bir üslûbu vardır. Romanlarında Kırım Türklerinin 1928′den sonra Sovyet komünist emperyalizminin boyunduruğu altında çektiği acıları dile getirir, bir yurdun gasp edilişini anlatır. Aslında konularında büyük sömürü savaşlarında savuşan mantığın boşluğunu dolduran toplumsal çılgınlığın içinde insanın kendini arayışı, zulme başkaldırma haysiyetinin kazanılması gibi evrensel boyutlar vardır. Bunun yanında anlatılan olayların gerçekten yaşanmış olması da eserlerine ayrı bir kuvvet katmaktadır.
 ESERLERİ  :
Eserleri : Korkunç Yıllar (1956) , Yurdunu Kaybeden Adam (1957) , Onlar da İnsandı (1958) , Ölüm ve Korku Günleri (1962) , O Topraklar Bizimdi (1966) , Kolhozda Hayat (1966) , Dönüş (1968) , Genç Temuçin (1969) , Badem Dalına Asılı Bebekler (1970) , Üşüyen Sokak (1972), Anneme Mektuplar (1988), Benim Gibi Biri (1988), Yoldaşlar (1992), Hatıralar (1995), Biz Beraber Geçtik Bu Yolu (1996), Yansılar I (1988), Yansılar II (1990), Yansılar III (1991), Yansılar IV (1993),Yansılar V , Yansılardan Kalan, Ben ve İçimdeki Ben (1994), Haluk’un Defterinden Londra Mektupları (1996), Hatıralarda Cengiz Dağcı (1998), Bay Markus’ un Kopeği, Bay John Marple’ın Son Yolculuğu, Oy Markus Oy, Regina (2000), Rüyalarda Ana ve Küçük Alimcan (Bir Kırım Öyküsü) (2001).
devamını okuyunuz... >>

Ömer Seyfettin-NAKARAT


KİTABIN ADI                         : NAKARAT   
KİTABIN YAZARI               : Ömer SEYFETTİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ    : Erdem Yayınları,Harbiye Cad. No:39 İSTANBUL
BASIM YILI                            : 1984

1.KİTABIN KONUSU     :
Bir Türk subayının hayalperest ve bilinçsiz davranışları sonucu içine düştüğü durum anlatılmaktadır.
 2. KİTABIN ÖZETİ      :
Nakarat - Ömer Seyfettin
 Hikayenin başkahramanı Pirbeliçe,Babina gibi Bulgar köy ve kasabalarında emrine verilen münfeze ile Bulgar çetecilerine karşı savaş veren bir Türk subayıdır.Başından geçen olayları anı defterine kaydeder.
Pirbeliçe görevini Bibana’da yapmak için binbaşısından ricada bulunur ve Bibana’ya tayin olur.Burası küçük bir Bulgar köyüdür.Buraya geldikten bir süre sonra sıkılganlığı ve umursamazlığı burada da devam eder.Okumaz,yazmaz,yorgundur ve içinde bulunduğu ortamdan şikayetçidir.
Karışık duygular içerisindeyken bir kadın sesi duyar ve sesin sahibini merak eder.Karışık duyguların derinliğinde kendini kaybeder.Bir taraftan İstanbul’u,annesini;diğer taraftanise duvardaki yazıları okur.Bu duygular içerisindeyken sesin sahibini görür.Sesin sahibi kaldığı odanın karşısındaki evde oturan,güzel,sarışın bir Bulgar kızıdır.Birbirlerine tebessüm ederek tanışırlar ve Türk subayı ona aşık olur.Kız ile tanıştıktan sonra Türk subayı canlanmış,iştahı açılmıştır. Lüzumlu hallerin dışında odadan dışarı çıkmaz ve  Bulgar kızının pencereden avazı çıktığı kadar bağırarak söylediği Bulgarca şarkının sözlerini kendine göre anlamlandırır.Şarkı sözlerini kendine göre ,seni seviyorum olarak düşünür.Kendini bu kıza kaptırmıştır ve onunla avunur.
Türk subayının tayini Manastır’a çıkar.Gidecektir,ama içinde burukluk vardır.Çünkü, her ne kadar sevgilisinin pencereye her çıkışta söylediği şarkıya kendi kendine bir anlam verdiyse de tam olarak Türkçe karşılığını öğrenememiştir.Dükkancıya dayanamaz ve sorar. Dükkancı buranın namuslu bir yer olduğunu söylesede Pirbeliçe şarkının sözlerini daha da fazla merak eder.Dükkancıya zorla tercümesini yaptırır.Şarkının sözlerinin gerçek anlamı ”Bizim olacak, bizim olacak,İstanbul bizim olacak.”şeklindedir.
Türk subayı beyninden vurulmuşa döner,şaşırır.Hatasını çok geçte olsa anlar.Bir tarafta
Bulgar kızının şarkısında bile milliyetçilik yaptığını; diğer tarafta ise kendisinin ruh halini,vazife karşısındaki kayıtsızlığını,sorumsuzluğunu düşünür.
 3.KİTABIN ANA FİKRİ          :
Devlete zarar veren Bulgar çetelerine karşı  görevli bir Türk subayının,Bulgar milliyetçisi bir kadının güzelliğine kapılarak gaflet ve dalalette bulunması,vazife mesuliyetinden uzaklaşması,bilinçsizliğidir.
 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
             TÜRK SUBAYI:Eserin kahramanı subaydır.Daha önceki disiplinsizliğinden dolayı kurmay olamamıştır.Bu nedenle gizli bir küskünlüğü vardır.Zorluklardan kurtulmaya çalışır gibidir.İradesiz ve idealsiz bir insan özelliği taşır.Aynı zamanda trajiktir.Çok çabuk sıkılan ve çok umursamaz bir kişidir.
            BULGAR KIZI:Adı Rada olan, Bulgar milliyetçisi,sarışın,güzel bir kızdır.Milli duygularını
ön planda tutan bilinçli bir Bulgar kızıdır.
            BULGAR DÜKKANCI:Babina’nın tek tüccarı olup,köylünün ihtiyacını karşılayan kurnaz bir kişidir.
            Bunların dışında; Dükkancı çırağı,Binbaşı.Hüsnü onbaşı,Ağah ustada bulunur.
 5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eser milliyetçilik,hayalperestlik gibi duyguları işlediğinden dolayı ilgi çekici olmasına rağmen olaylarda tam bir akıcılık söz konusu değildir.İstenilmeyen bir kahraman motivi anlatıldığı için, okurken sıkılmabilirsiniz.Eserin sonu değişik bir biçimde bittiğinden dolayı daha fazla ilgi çekmektedir.
 6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
 Ömer Seyfettin
28.2.1884 tarihinde Gönen’de doğdu. Öğrenimine Gönen’de başlayan Ömer Seyfettin, Ayancık’ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul’da Aksaray’daki Mekteb-i Osmaniye’ye devam etti, Eyüp’teki Baytar Rüşdiyesi’ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi’sine yazıldı (1893), bir müddet sonra da Edirne Askeri İdadisi’ne naklolarak öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul’da Mekteb-i Harbiye’ye gelen Ömer Seyfettin, piyâde mülâzımı sânisi rütbesiyle buradan mezun oldu. Teğmenlikle İzmir’de (1903-1910), sonra üsteğmen olarak Rumeli’de görev yaptı (1908-1910). Askerlik’ten ayrılıp Selanik’e gelerek, Genç Kalemler dergisinde yazmaya başladı. Balkan Savaşında tekrar subay olarak orduya döndü, Yunanlılar’ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da öykü yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul’a dönünce ordudan ikinci kez ayrılıp, ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul’da öldü…
Öyküleri:Sağlığında, Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin’in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.
devamını okuyunuz... >>

Halid Ziya Uşaklıgil-NESL-İ AHİR


KiTABIN ADI                         : NESL-İ AHİR
KiTABIN YAZARI               :Halid ZiYA UŞAKLIGiL
YAYIN EVi VE ADRESi    :İNKILAP KİTAP EVİ / Ankara Caddesi No. 95-34410 İSTANBUL
BASIM YILI                             :  1990
KİTABIN KONUSU            :
Kitap Osmanlı Devleti’ nin son kuşak gençliğini, Saray ve çevresini, gençliğin nasıl çöktüğünü konu almaktadır.
 KİTABIN ÖZETİ                 :
nesl-i ahir
Süleyman Nüzhet, yüreği vatan sevgisiyle çarpan bir  Osmanlı aydınıdır. Abdülhamit döneminin baskıcı yönetiminden bıkmış ve soluğu  Fransa’da almıştır. Yıllar önce vefat eden karısından olan kızı Azra ise İstanbul’da kolejde okumaktadır. Artık memlekete dönme vakti gelmiştir, kızını daha fazla yalnız bırakmaya hakkı yoktur. İstanbul’a dönerken yalnız değildir. Yanında ecnebi memleketlerde eğitim görmüş; fakat çok şükür devşirelememiş vatan evlatları vardır: Şakir ve İrfan… Süleyman Nüzhet bu gençlere çok güvenmektedir. Ona göre Devlet’i bu çirkef durumdan ancak ve ancak bunlar gibi vatan evlatları kurtaracaktır(yani tüm kurtuluş ümidi gençlerdedir). Memlekete döndükten sonra Saray adamları Süleyman Nüzhet ve onun yanındaki gençleri takip etmeğe başlamışlardır. Çünkü Avrupa’daki jöntürk hareketlerine katıldıklarından şüphelenmektedirler ve oradaki faaliyetler hakkında bilgi almak istemektedirler. Bunun en iyi yolu; gençlere bazı mevkiler vaat ederek onları kendi lehlerine kullanmaktır. Bundan sonra Şakir’ i ve İrfan’ ı kazanmaya çalışırlar. Şakir, çok iyi bir delikanlı olmasına rağmen sağlam bir fikir telakkisine sahip olmadığından çok kolay kandırılır. Daha sonra Saray adına, vatansever Osmanlı aydınlarının ecnebi dillerde yayımlanan yazılarını çevirdiğine pişman olur,ama iş işten geçmiştir artık. İrfan, Şakir’e göre daha sağlam bir fikir telakkisine sahiptir; fakat o da babasını öldürenlerden intikam almak için Saray çevresinde dönen pis işlere bulaşmaktan kendini alıkoyamaz. Süleyman Nüzhet’in kızı Azra ise bir başka Osmanlı gencidir. Çok kültürlü bir kız olmasına rağmen klasik  Osmanlı hatunu olma isteğindedir ve Süleyman kızını  İrfan ile başgöz etmek isteğindedir. İrfan annesinin ölümüne dayanamayıp intihar eder.Memleketin diğer gençleri ise Saray ve çevresinin pislikleriyle haşır neşir olmuşlardır. Osmanlı Devleti’ nin kurtuluşu başka bahara kalmıştır.
 KİTABIN ANA FİKRİ           :
Osmanlı gençliği(ki Halid Ziya Uşaklıgil’ in Osmanlı gençliğinden anladığı İstanbul gençliğidir) bu Devlet’ i düze çıkaracak güce ve kudrete sahip değildir.
 OLAYLAR VE ŞAHILARIN DEĞERLENDİRİLMESİ        :
Süleyman Nüzhet bilgili, kültürlü ve yüreği vatan sevgisi ile çarpan bir Osmanlı aydınıdır. Müthiş bir gözlem yeteneği vardır. Şakir, çok iyi bir insan olmasına rağmen sağlam bir karaktere sahip değildir.İrfan ise aksine sağlam bir karaktere sahip, ailesini çok seven biridir.
 KİTAP HAKKINDAKİ  ŞAHSİ  GÖRÜŞLER                      :
Kitap, Halid Ziya Uşaklıgil’ in müthiş üslubunun kendini hissettirdiği, her Türk gencinin okuması gereken bir eserdir. Kitap kahramanların en cahili bile müthiş ağır bir dille konuşmaktadırlar. Yani kahramanlar Saray ve çevresinden seçilmiş. Her ne kadar Anadolu İnsanı’ ndan pek bahsedilmemişse de Osmanlı’ nın çirkef yanlarına ışık tuttuğu için önemli bir eser.
 KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ                     :
 Halid Ziya Uşaklıgil (1866-1945 ) Servet-i Fünun romancılarındandır. İstanbul’ da doğdu ve yine bu şehirde öldü. İlk tahsilinden sonra Fatih Askeri Rüştiyesi’ ne gitti ve 17 yaşında okuldan ayrılda.1884′ te “Nevruz” gazetesini daha sonra “Hizmet” ve “Ahenk” gazetelerini kurdu. İzmir Rüştiyesi’ nde   Fransızca öğretmenliği yaptı. İdadide Türk Edebiyatı dersi okuttu.Reji Müdürlüğü başkatibi oldu. Servet-i Fünun dergisine girdi ve en büyük romanları burada yayımlandı.Darülfünun’ da Batı Edebiyatı dersleri verdi. Mabeyin Başkatibi, Ayan Üyesi oldu. Sessizliği, batı müziğini ve kitap okumayı, çiçekleri severdi. Fransızca, İngilizce, Almanca, İyalyanca, Farsça, Arapça bilirdi. Roman, hikaye, mensur, tiyatro, şiir, hatıra, hitabet, edebiyat tarihi, makale türünde eserler verdi. Romanlarında sosyal ve psikolojik konuları işler. Kahramanları gerçek hayattan alınmıştır.150′ den çok hikayesi vardır. Modern Türk hikaye ve romanının babası sayılır. Çevirileri de vardır.
devamını okuyunuz... >>

Ilgın Olut-NEVA


KİTABIN ADI                   :NEVA
KİTABIN YAZARI          :Ilgın OLUT
YAYIN EVİ VE ADRESİ:Dünya Yayıncılık/İSTANBUL
BASIM YILI                         :1998

 1-KİTABIN KONUSU      :
         Kitapta çok genişçe yer verilmekte olan gençlik yılları sendromu yaşanmaktadır.Yazarın bunu bu kitapta ne kadar iyi işlediğini görmakteyiz.Sonu acıda bitse kitap bize gençlik yıllarındaki bir erkek ve kızın ilişkilerini tam anlamıyla anlatıyor.
 2-KİTABIN ÖZETİ    :
Neva - Ilgın Olut
İlk olarak yolculuğumuza İzmir’de başlıyoruz.Lise yıllarındaki dört delikanlıyı tanıyoruz.Hepsinin kendine göre hayalleri var.Bütün gençler şehirlerindeki bir üniversitede okumak istiyor.Ama Ilgın illede İstanbul’u istiyor.Babasıda ünlü bir doktor olan Ilgın İstanbulda bir tıp fakültesini kazanıyor.İlk dört senesi çeşitli deneyimlerle geçiyor.Hep hayalindeki gerçek kızı arıyor.En sonunda istediği gerçek kızı Neva’yı buluyor.Birlikte çok mutlu oluyorlar.Hatta işleri o kadar ciddiye vardırıyorlar ki ailelerinide tanıştırıp nişanlanıyorlar.Tan evlenme arifesindeyken Neva’nın gençlik yıllarında yaptığı çok küçük bir hatadan kavga ediyorlar ve Neva intihar ediyor.Ilgın doğal olarak yıkılıyor ve kitap sona eriyor.
 3-KİTABIN ANA FİKRİ      :
         Kitapta verilmek olan çok kuvvetli iki olay var.Birincisi kesinlikle başkalarını geçiş olan gençlik hataları yüzünden yargılamayın.İkincisi hayata bakarken daha geniş bir pencereden uzanın.
 4-OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Olaylar ve şahıslar yazar tarafından çok ince elenip sık döşensede akıcı kitap içerisinde çok iyi ayırt edilebiliyor.
 5-ŞAHSİ GÖRÜŞLER          :
Bana göre kitap konusu bakımından çok güzel bir kitap.Güzel olmasının iki nedeni var.Birincisi verilen olayın gerçekten alınmasıdır.İkincisi yaşanılan olayların herkesin başına gelinebilir olmasıdır.
 6-YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ      :
Yazarın fazla bir yazarlık deneyimi olmadığını okuyan herkes anlayabilir.Ama yazar kitabında çağrışım tekniğiyle yazması hatasını azda olsa örtüyor.Yazarımız İzmir doğumludur.Bu kitap onun ilk denemesidir. Halen Ankara’da doktorluk yapıyor.
devamını okuyunuz... >>

Halit Ziya Uşaklıgil-saray ve ötesi


KİTABIN ADI        :SARAY VE ÖTESİ
KİTABIN YAZARI :HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ            :İNKILAP VE AKA
BASIM YILI           :GÜL MATBAASI-İSTANBUL-1981
 1.KİTABIN KONUSU
Abdülhamit’in tahttan  indirilmesiyle yerine geçen Reşad Efendi’nin  (Beşinci Sultan Mehmet) döneminde saraya mabeyn başkatipliğine alınan Halit Ziya Uşaklıgil’in (Yazarın) sarayda ki memuriyet hayatı ve memuriyet hayatından sonraki yaşamı anlatılmaktadır.Yazar sarayda geçirdiği dört yıl boyunca Osmanlı Devleti’ nin bulunduğu durumdan  bahsetmektedir.
 2.KİTABIN ÖZETİ
Saray ve Ötesi - Halit Ziya Uşaklıgil
Yazar, Reşad Efendi’nin  (Beşinci Sultan Mehmet) tahtta geçmesi ile mabeyn başkatipliği görevine getirilir.Böylece saraydaki memuriyet hayatı başlar. Yazar saraya ilk geldiği zaman koskoca imparatorlukta görev yapmanın heyecanı vardır. Aklında bir takım sorular vardır.(Padişahın nasıl bir adam olduğu?,Ortamın nasıl olduğu?…) Yazar saraya geldiği zaman büyük bir samimiyet ile karşılanır. Bundan hoşnut olur. Saraya geldikten hemen sonra Hünkar’ın huzuruna çıkar.Onunla görüşür.Görevini öğrenir.Hünkar yazara işinin ne derece önemli olduğunu hatırlatır.
         Yazar saraya geldiği günlerde büyük bir şaşkınlıga uğrar. Gördüğü durum hiç de iç açıcı değildir.Devlet hakkında pek olumlu düşünmez. Örneğin saray içinde yapılan yemeklerin sarayın çok daha öte taraflarına bile gittiği,oradaki halkı bile doyurduğu,israfın hat düzeye geldiğini görür. Devletin çöküş durumunda olmasının sebeplerini teker teker anlamaya başlar.
           Yazar bu arada adı sık sık veliahd için geçen Yusuf İzzüddin  Efendi ve  Vahidüddin Efendi’nin birbirlerine üstünlük kurma çalışmalarına tanık olur. Yazar sarayda yavaş yavaş faaliyetlere başlar. Verilen görevleri arkadaşı Lütfi Bey’le beraber yaparlar.Lütfi Bey yazarın en samimi arkadaşlarından birisidir. Yemek odalarının yapımı, misafirlerin ağırlanması, yatak odalarının tamiri v.b. işlere hemen başlarlar. Hatta işlerin aksamaması için nöbet sistemi kurulur.
         Yazar sarayda ki olan olayları,başından geçen olayları anlatır.Bunlar sırayla şöyledir;istifa olayları, sultanların evlilikleri, damatlara verilen adlar(damad-ı şehriyari), alayların geçişleri, selamlıklar, hünkarın cuma günleri halkla selamlaşması, yabancı ülkeden Osmanlı Devletine ziyarete gelenlerin nasıl tavır takındıklar, ramazan aylarının özelliklerini (ülkede yaşayan kadın erkek herkes oruç tutar,namazlarını geçiktirmezler, ramazanda yardımlaşma çoktur), bayramın özelliklerini, Topkapı’daki merasim törenlerini, Abdulhamit’e halkın isyanını, Reşad Efendi ile Abdulhamit’in karşılaştırılmasını, askeri gösterileri, yazarın saraydaki görevi süresinde yaptığı gezileri, Trablusgarp savaşı,1.nci Dünya savaşına katılım aşamasını…
          Yazar ve iş arkadaşı Lütfi Bey sadrazamın değişmesi(Ahmet Muhtar Paşa’nın sadrazam olmasıyla) yüzünden istifa ederek görevden ayrılırlar.Böylece yazarın dört yıllık saray hayatı biter. Yazar bundan sonra yurt dışına geziler yapar. Hünkar tarafından yurtdışına yollanır. Hünkar yazara maddi ve manevi destek sağlar. Yazar yurtdışında bazı kurslara katılır ve kendi edebi hayatını sürdürür.
          Yazar bu kitabında ilgisini çok çeken birkaç  olaydan da bahsetmektedir.Bunlardan birisi Frasa’dan gelen ziyaretçilerden bazılarının Osmanlı Devleti alehinde konuşmaları,Osmanlı Devleti’ni küçümsemeleri.Enver Paşa’nın Sarıkamış dramını anlatmaktadır.Trablusgarp Savaşı ve Atatürk’den bahsetmektedir.
 3. KİTABIN ANA FİKRİ
           İnsanlara verilen görevler yüksek derecede olabilir. Her ne olursa olsun kişiliğimizi kaybetmeden verilen vazifeyi yerine  en iyi şekilde yerine getirmeliyiz. İnsanları çalışkanlıklarından dolayı takdir etmeliyiz. Görev ile siyaseti birbirine karıştırmamalıyız. İnsanları sevmeli ve onlarla iyi ilişkiler kurmalıyız. Kendi statümüze uygun olarak davranmalıyız. Kırıcı olmamalıyız.
 4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ
 Yazar(Halit Ziya Uşaklıgil): Reşad Efendi’ nin (Beşinci Sultan Mehmet) tahtta geçmesiyle saraya gelir ve mabeyn başkatibi olur. Saraydaki görevlilerle iyi geçinir. Çalışkandır. Hünkar (Sultan) ile iyi ilişkiler kurar. Çevresi tarafından sevilen bir kişidir. Dört yıl bu görevi sürdürmüştür. Sarayda geçirdiği yaşamını etkili ve açık bir şekilde anlatmıştır.
 Reşad Efendi(Beşinci Sultan Mehmet): Abdülhamitten sonra tahtta geçmiştir. Hükümdardır, kimseye karşı zararı dokunmayan ,çevresi tarafından Abdülhmite göre daha çok sevilen birisidir. Osmanlı Devletinin çöküş döneminde padişah olduğu için bir takım sıkıntılar geçirmiştir.
 Lütfi Bey: Yazarın yanında beraber çalışmaktadır. İş arkadaşıdır. Yazarın söylediğine göre güvenilir, doğru, dürüst, ahlaklı ve namuslu bir kişidir. Yazarın samimi arkadaşıdır. Nitekim onunla beraber görevinden istifa etmiştir.
 Vahidüddin: Yusuf İzzeddin’ in  Veliahd yarışında rakibidir. Doru sözlü, yakışıklı ve dürüst birisidir. Sonunda veliahd olmuştur.
 Yusuf İzzeddin: Vahidüddin’ in veliahd yarışında rakibidir. Kıskanç , kibirli, samimiyetsizdir. Veliahd olmak için entrika yaratmasına rağmen başarılı olamamıştır.
 Ayrıca kitapta geçen bazı şahıslar şunlardır;Vahdeddin, Ahmet Muhtar Paşa,Tevfik Bey, Enver ,Sabit Bey ve Ahmet Rıza
 5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞ
             Kitap Osmanlı Devlatinin son yıllarına doğru çöküş dönemini (1908 – 1913) anlatan bir tarihi yapıttır. Osmanlı sarayı içinde olup bitenleri öğrenmek, gerçeklerle yüz yüze kalmak, koca imparatorluğun nasıl bir şekilde çöktüğünü, yıkıldığını anlamak için ufak bir kanıt özelliği taşır. Kendi tarihimizi bilmek ve öğrenmek açısından önemli bir eserdir.
           Dilinin biraz ağır oluşu okumayı biraz engellesede fazla anlaşılmayan sözcükler bulunmamaktadır. Saray hayatı çok ince bir ayrıntıyla anlatılmıştır.Bu kitapta Osmanlı Devleti dışında diğer yabancı devletler hakkında da bilgi elde etmek mümkündür.Yazar bu kitabı edebiyatçıdan ziyade tarihçi gibi değerlendirmiştir.
 6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ
           Halid Ziya , Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul‘da doğdu.1873-1878 yılları arasında askeri rüştiyeye devam etti. Babasının işleri kötü gitmeye başlayınca Halit Ziya annnesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüştiyesi‘nde sürdürdü. Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir’ e gelişi ve yeni bir ticaret evi açışıyla sığıntı olma düşüncesinide zihninden atan Halid Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi’ nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.
         Halid Ziya, babasının katibi olarak işe başladığı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul’ da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir‘e dönüşünde Rüşdiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’ na girdi.
         Servet – I Fünun’a katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştırdı. Meşrutiyet’ten sonra bir Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı okuttu, sonra Mabeyn Başkatibi oldu (1909). Bu görevinden sonra memuriyete dönmeyen Halid Ziya edebiyata yöneldi. 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbull’ da öldü.
 ESERLERİ:
Romanları   :Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-I Memnu, Kırık Ayaklar
Hikayeleri   :Bir Muhtıranın Son Yaprakları,Bir İzdivacın Tarih-I Muaşakası, Solgun Demet, Hepsinden Acı, Aşka Dair, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, Heyhat, İzmir Hikayesi, Bu muydu?Bir Yazın Tarihi
Hatıraları     :Kırk Yıl, Saray ve Ötesi, Bir Acı Hikaye
Deneme       :Sanata Dair
devamını okuyunuz... >>

KİTAP- ROMAN ÖZETLERİ


Kış Bahçesi
Ateşböceği Yolu kitabının yazarından, bir anne ile kızları arasındaki karmaşık bağlara ve geçmiş ile gelecek arasındaki yıkılmaz bağa dair sürükleyici, yürek sızlatacak kadar etkileyici ve güzel bir roman. Bazen annenin geçmişine bir kapı araladığında, kendi geleceğini bulursun! Meredith ve Nina Whitson birbirine taban tabana zıt karakterlerdeki kız kardeşlerdir. Biri evde kalıp çocuklarına bakmış ve aile işinin başına geçmiş, diğeriyse hayallerinin peşinden gidip dünyayı gezmiş ve ünlü bir foto muhabir olmuştur. Ancak sevgili babaları hastalandığında bu birbirine yabancı iki kadın, kendilerini yine bir arada, şimdi bile kızlarına herhangi bir avuntu vermeyen, aşırı mesafeli anneleri Anyanın yanında bulacaktır. Anneleriyle aralarındaki tek bağ, onun, çocukluklarında bazı geceler kızlara anlattığı bir Rus masalıdır. Ölüm döşeğindeki babalarınınsa, hayatındaki kadınlardan son bir arzusu vardır. Anya kızlarına bir masal anlatacaktır; yıllar önce başladığı ama hiç bitirmediği o masalı. Hem de bu kez sonuna kadar. Bu masal daha önce duydukları hiçbir şeye benzememektedir; altmış yıldan uzun bir zamanı kapsayan, savaş mağduru Leningradda başlayıp günümüz Alaskasına kadar uzanan, sürükleyici, gizemli bir aşk hikâyesi. Ninanın gerçeği açığa çıkarma konusundaki saplantısı, onları annelerinin geçmişlerinde, ailelerini tümüyle sarsacak ve tamamen değiştirecek bir sır öğrenecekleri, beklenmedik bir yolculuğa sürükler. İlk sayfasından son sayfasına kadar büyüleyen Kış Bahçesi, hem epik bir aşk hikâyesi hem de yaşamları kesişen kadınların detaylı bir portresi olması bakımından nadir bulunur bir eser. İlham verici şiirsel yazımıyla, son sayfa okunduktan uzun süre sonra bile okuyucunun aklından çıkmayacak. Okuyucular, anne ve kızlar yakınlaştıkça hem gülmekten hem de ağlamaktan kendilerini alamayacaklar.
Kristin Hannah

Goriot Baba
Dönemin Fransa′sını, bir pansiyonda kalan insanlar ve onların çarpık ilişkileri üzerinden anlatan; tarihin ve sanatın buluştuğu o ince çizgide duran önemli bir klasik.Goriot Baba’nın başından geçenler okuyanları etkiliyecek düzeyde gerçek olaylardır. Olay Paris’te geçmesine rağmen evrensel niteliktedir. Herkes her an buna benzer bir olayı yaşayabilir.
İnsanlardaki maddi ilerlemenin bazen duyguları ne kadar silikleştirmeye çalıştığına bu romanda şahit olacaksınız.
Balzac’ın klasikleşen üslubunun en seçkin örneklerinden biri oan Goriot Baba’yı, bir solukta okuyacaksınız.
Balzac

İhtişam ve Sefalet
O güne kadar hemen hiçbir yazarın üstünde durmadığı ‘kanun dışı’ların dünyasına dikkatimizi çekiyor Balzac. Cemiyette olan biten herşeyi müthiş bir dikkatle gözlemleyen yazarın anlattığı 1800’lü yılların Paris’i 2000’lerin eşiğindeki halimiz sanki. Kanunda yeri olmayan fakat gerçekte var olanların dünyasını büyük ustalıkla anlatan Balzac, ihtirasın, sevginin, kinin, sevginin, sadakatin ve hıyanetin hep bir arada yaşandığı toplumun çeşitli kesimlerinde dolaştırıyor bizi…
Cemiyetin sefil ve muhteşem yanlarını gözler önüne seren bu romanı okuduğunuzda, insanlığın sorunlarının, acılarının, sevinçlerinin ve ihtiyaçlarının asırlara meydan okuyarak hiç değişmediğini göreceksiniz.
Balzac

Coriolanus
Shakespeare’in Julius Caesar ve Antonius ve Kleopatra ile birlikte konusunu Roma tarihinden alan üç eserinden biridir. Bu üç tragedya da aynı kaynaktan, Grek biyografi yazarı Plutarkos’un (M.S.46-120), ünlü Grek ve Romalıların yaşamlarını anlatan eserinin, Sir Thomas Nort tarafından yapılan çevirisinden yararlanılarak yazılmıştır.
Adını, Romalı komutan Caius Martius Coriolanus’tan alan bu tragedya, eserlerinde insanların ihtiraslarını hayatın gayesi edinmeleri ortak temasını işleyen Shakespeare’in dehasından nasibini almış bir şaheserdir.


Hamlet
Shakespeare, büyük trajedelerinde yaşamla ölüm, insanla evren arasındaki çatışmayı ele alır ve insanın dayanma gücünün sınırlarını araştırır. Bu trajediler, Rönesans döneminde temelleri sarsılan inanç dünyasının yaratığı karanlıkta, bireyin kendi içindeki Tanrı’yı arayışının bunalımlarını ödünsüz bir yaklaşımla sergilemektedir.Bu trajedilerin ilki olan Hamlet (1600-1601) özellikle ahlak sorunlarının sunuluşundaki sanatsal denge açısından çok başarılıdır. Eserdeki öç alma teması ise ahlakın yanı sıraduygusal gerekçelerle yüklenmiştir.
Düşüncenin hayattan bağımsız olmadığı dikkate alınırsa, Hamlet’i yazıldığı dönemin bir aynası olarak görmek mümkündür. Bir solukta okuyacak bir klasik için, perdeler az sonra size açılıyor.
Shakespeare

İvan İlyiç’in Ölümü
İvan İlyiç, öce sorgu yargıcı. sonra da hakim olarak yaptığı görevinde mutludur. İnsanların, onun ağzından çıkacak kelimelerle kaderlerinin değişmesi kendisini güçlü önemli hissetmesine vesile olmaktadır. Aldığı maaş yeterli olmasa da yüksek gelirli bir yaşantısı varmış görüntüsü vermeyi başardığı için de ayrıca memnundur. Her şey yolunda ve olması gerektiği gibi gitmektedir.
Ta ki körbağırsağındaki ağrılar şiddetlenip bütün lezzetleri acılaştırıncaya kadar…
Ölüme ilişkin yzılmış en başarılı roman olduğu tartışmasız kabul edilen İvan İlyiç′in Ölümü okuyucuya; ′Ölüm hiç bu kadar yakın bir duruşla anlatılmamıştı′ dedirtecek denli bir Tolstoy klasiği.
Tolstoy


Aşk Tutulması
Baci kardeşler, nesillerdir ailelerinde olan Tanti Baci üzüm bağlarını kurtarmak için el ele verirler. Amaçları orayı harika bir düğün yeri yapmaktır. Bunu yapmaya çalışırken, keşke hemen yan taraflarında yaşayan Pennett kardeşlere ihtiyaç duymasalardı…
Alessandra Baci şaraphanede düzenlenecek olan ilk düğünde aksilik çıkmaması için son derece kararlı ve dikkatlidir. Ama iş düğüne gelince, maalesef Alessandra, bu konuda pek de şanslı değildir. Yine de babasına verdiği sözü tutmak için ne gerekiyorsa yapacaktır. Bunun için seksi Penn Bennett’tan yardım alması gerekse bile…
Hollywood’dan gelen seksi adam, aynı zamanda, en çok izlenen ev yenileme programının da yıldızıdır. Penn, Baci malikanesinin göz bebeği olan kulübeyi onarmak için Alessandra’nın tek ümididir. Yan taraftaki üzüm bağlarının sahibi ve Baci kızlarının rakibi olan Bennett erkekleri, maalesef yine sınır tanımayacaklar. Penn, Alessandra’ya hiç de kutsal olmayan bir ders vermeye kararlıdır.

Kusursuz Aşk
Doğru zamanı geldiğinde, Henry bir gün neredeyse sihirli bir biçimde ben sahildeyken ortaya çıktı. Yağmur yağmaya başlamıştı. Yağmurdan kaçmaya karar verdik ve bir sinemaya sığındık. Bundan sonraki her gün beni öğle yemeğine, akşam yemeğine ya da sinemaya çağırdı. İyileşmeme ve tek başınalığıma o kadar yoğunlaşmıştım ki, Henry’yi duygusal anlamda aklıma bile getirmedim. Onu bir birey ve bir arkadaş olarak seviyordum.
Sonra bir gün, akşamüstü saatlerindeki bir beyzbol maçına gittik, açık tribünde onun yanında oturuyordum. Güneş batıyordu, hafif bir esinti çıkmıştı ve sahaya doğru bakıyordu. Ona bakarken aniden tüm bedenim kalbimle doldu. Sanki onu ilk kez görüyordum ve o an anladım. Kafamın içinde kendimden emin bir biçimde; “Ah Tanrım, aradığım O!” dediğimi hatırlıyorum. Bu farkına varışla anında perde kalktı ve orada, tam karşımda Tanrı’nın bana vaat ettiği Kusursuz Aşk duruyordu.
Arielle Ford


Mantıksal Düşünme İçin 50 Bulmaca
Mantıksal Düşünme Gücünüzü Artıracak 50 Bulmaca
Mantıksal düşünmek, İşinizde, okulunuzda ve yaşamınızın diğer alanlarında kısa sürede etkisini hissettirecek bir yetenektir.
Hızlı ve yaratıcı düşünmeniz için dünyanın en tanınmış bulmaca ustası tarafından hazırlanan bu bulmacalar, aynı zamanda zevkle çözmeniz için tasarlandılar.
Ve asıl sürpriz: Kitabın son bölümünde gerçek hayata uygun şekilde hazırlanmış senaryodaki sorunu mantığınızla çözmeye çalışırken, geliştirdiğiniz mantıksal düşünme becerinizi pratiğe dökme fırsatı bulacaksınız. Kanatlanan mantıksal düşünme becerinizle birlikte,
İyi ve kötü akıl yürütmeleri kolayca ayırt edecek
Dikkatlice bakıp gördüğünüz şeyi doğru yorumlayacak
İsabetli kararlar alacak
ve daha net düşüneceksiniz.

Hayata Evet!
* Bu kitapta 1977- 2000 yılları arasında yazdığım yazıların bir kısmını bir araya getirdik.
* Yirmili yaşlarımda cebimde saman kâğıtlarından kesilmiş küçük kâğıtlar dolaştırırdım.
* Atlardım Bakırköy’den minibüslere doğru Aksaray. Gazete okur, kitap okurdum bir kahvehanede. Bu arada cebimden o kâğıtları çıkarıp bazı şeyler yazardım.
* Bazen gider Beyazıt kütüphanesinde açar, Spinoza’nın Etikası’nı okurdum satır satır.
* Sonra bu yazı yazma işini profesyonel bir mesleğe dönüştürdüm. Bir yandan bir dergide sekreterlik görevini yürütürken, bir yandan da hep yazı yazdım.
*Cağaloğlu, Unkapanı ve Karaköy üçgeninde yürürken, derginin basıldığı matbaa, derginin deposu ve eve yolculuk için bineceğim vapura yürürken planlardım yazılarımı.
*Aslında bütün bu işler kendini tanımaya çalışma işinin bir parçası imiş meğer.
*Ve ben bu işe hala devam ediyorum. Bilmekten çok olmaya, değişmekten çok öze ulaşmaya yönelik bir çalışma.
*Yıllar sonra bu yazılar elime geçtiğinde gördüğüm gibi şimdi düşündüğüm, söylediğim şeylerin birçoğunu ta o zamandan hazırlamışım. Halı dokur gibi ilmek ilmek örmüşüm düşünce dünyamı.
* Şimdi düşünüyorum da “ ne güzel günlermiş o günler! ” diyorum.
*Hadi birlikte yolculuğa çıkalım sizinle! Sİ


Cehennemde Kahkaha
Ruhu azaplar içinde yanan bir insana mutlu denilebilir mi? Böyle bir insan kahkahalar atsa, kendisi bile mutlu olduğuna inanabilir mi?
İnsana Yaratıcı’yı ve Sonsuz’u unutturma çabası olarak dünyevîlik, bize cehennemde kahkaha atmaya davet ediyor. Ruhu değil bedeni, asl’ı değil gölgeleri hedef gösterirken hazlarımızı çoğaltmaya teşvik ediyor bizi. Ânlık hazlar çoğalmıyor, ama ruhlardaki cehennemî azaplar artıyor.
Değerleri bir kenara iterek hayatı değersizleştiren dünyevî ideoloji rakamların ve niceliğin peşinde koşturuyor. Değerleri ve ilkeleri önemseyen insanlar kendi “yakınları” tarafından bile garipseniyor bugün. Dünyeviliğin cazibesine katılanları, âhireti unutup dünyaya dalanları, dünyaya dalıp sahte kahkahalar atanları gören kalb ehlinin payına hüzünler ve sorular düşüyor.
Elinizdeki kitap cehennemde kahkahaya razı olmayan, yüreği hüzünle ve soruyla dolu olanlara sesleniyor. Çıkar hesaplarıyla köşeyi dönmeyi değil, ruhuna tâbi olup yolunu bulmaya çabalayanlara birkaç ipucu vermeye çalışıyor.
Aklım Kalbimde Kaldı kitabında din ve bilim, Siyasetin Şerrinden kitabında siyaset ve ilkeler arasındaki bölünmeye dikkat çekip bu bölünmeye karşı çareler teklif eden Murat Çiftkaya, Cehennemde Kahkaha’da da hayat ve değerler arasında bir yangın gibi büyüyen bölünmeye birkaç damla da olsa su dökmeye çalışıyor.


Minik Oyuncunun El Kitabı
Tiyatro oyunculuğuna yeni başlayacak olan sevgili arkadaşlarıma bu yolda gerekli bilgileri verecek rehber kitap da sizlere okulda ustalarımdan öğrendiklerimi anlatacağım. Oyunculuğa ilk adımını atacak olan sevgili arkadaşlarım yeteneklerini geliştirme ve konsantrasyonlarını sağlayacak bilgileri bu kitap da bulabilecekler.
Her şeye sıfırdan başlayacağız… Bende sizler gibi okullarda okudum ve sonra yine bu işi okulunda Ustamdan öğrendim. Ustam der ki, TİYATRO insanı insana insanla ve insanca anlatan bir sanattır. İnsan her geçen gün değiştiğine ve geliştiğine göre bu meslek de değişir, gelişir.
Yine Ustam der ki, oyuncu olmasaydım çocuk olurdum oyunlar oynatmak için…
Sevgili arkadaşlar bu kitabı okuduğunuza göre mutlaka bu mesleği seçiyorsunuz ya da seviyorsunuz demektir. Öyleyse yolunuz, yolumuz açık olsun.

Drakula
Kont Drakula’nın şatosu dünyayla cehennem arasında. Orada geceler gün, acılar zevk…
Masumların kanıysa en değerli şey. Genç Jonathan Harker bu kasvetli şatoya geldiğinde neyle karşılaşacağını asla tahmin edemezdi. Şatodan güç bela kaçıp İngiltere’ye döndüğünde de tuhaf ve ürkütücü olaylar peşini bırakmayacaktı.
Şehirdeki genç kadınların boyunlarında garip izler beliriyordu. Ya Harker’ın nişanlısı, ince ve kırılgan Mina? Kendini Drakula’nın ölümcül öpücüklerinden kurtarabilecek miydi acaba?
“Az sayıda roman, okuyucuyu çaresizce kendine bağlar.
Efsane kitap Drakula bunlardan biridir. Hikayesi kalıcı ve sivri, erotizmi güçlü, sıradışı bir klasiktir…”
- The Observer
“Bugüne dek yazılmış en güçlü korku öykülerinden biri.”
- Mail on Sunday
Bram Stoker


Büyücünün Çırağı
Büyücünün Çırağı”, Trudi Canavan’ın uluslararası çok satanlar listesine giren “ Kara Büyücü “ üçlemesine mükemmel bir giriş yaparak, bizleri yeniden büyü, gizem ve heyecan dolu bir dünyanın içine çekmektedir..
Mandryn köyünde sıradan bir hayat süren Tessia, köy şifacası olan babasına yardımcılık yapmaktaydı ve tek bir hayali vardı: kadınların şifacı olamadığı bu ülkede babasının mesleğini sürdürebilmek. Annesinin hayali ise Tessia’nın bir koca bulup evlenmesiydi.
Ama hiç beklenmedik olaylar sıradan hayatını değiştirecekti..
Komşu ülkeden gelen bir büyücünün saldırısına uğradığında, Tessia’nın içindeki gizli büyü gücü aniden ortaya çıkmıştı. Artık köyün sahibi, büyücü Lord Dakon’un çırağı olmuş, bambaşka bir geleceğe doğru adım atmış, önüne yepyeni bir dünyanın kapıları açılmıştı.
İşte tam da bu sırada, ülkeleri savaşa sürükleyecek, rakip büyücüleri karşı karşıya getirecek ve etkileri yüzyıllarca sürecek zalimce bir büyünün ortaya çıkması an meselesiydi.
İyilerle kötülerin yer aldığı bu savaşta Tessia için kendini ispatlama zamanıydı…
Trudi Canavan


Deniz Tanrıçası
“Kim bir tanrıça olmak istemez ki?.. Buradaki ilginç aşk hikâyeleri keskin karakterler ve zekice diyaloglarla dolu.”
Romantic Times
“Deniz Tanrıçası kesinlikle bu zamana kadar okuduğum en farklı fantastik romans. Başından sonuna kadar, sürprizlerin hiç sonu yok. Kitapları o kadar keskin ki bir çocuk gibi imkânsıza inanma payı bırakıyor. Çok sevdim!”
Sharon Sala
“Fantastik tutkunlarının büyük zevk alacağı bir kitap.”
Christopher Moore
“Aksiyon dolu, eğlenceli, fantastik bir eser. P.C. Cast klasik fantastik öğeleri unutamayacağınız bir hikâye içinde işlemiş.
Kesinlikle tavsiye ediyorum.”
K.D. Wentworth
“Eğlenceli, seksi… ilginç diyaloglar var. İyinin kötüye, modern kolaylıkların eski kültüre karşı savaşında bir parça Güzel ve Çirkin’i andıran bu seri sizi büyüleyici bir fantastik dünyaya taşıyacak.”
Romance Reviewer
P. C. Cast

islami evlilik
Ülkemizde yüzlerce genç internet üzerindeki çeşitli sitelerden kendilerine arkadaş buluyor. Ancak ilerleyen ilişkide karşı tarafın niyetinin ciddi olup olmadığını anlamak neredeyse imkansız hale geliyor. işte bu noktada karşımıza çıkan islami evlilik sitesi bizleri tüm bu tereddütlerden kurtarıyor ve dini inançlarına bağlı, edepli, görgülü insanlarla mutlu evlilik yapmamıza yardımcı oluyor. Bu siteyi diğerlerinden ayıran ve daha güvenilir yapan bir diğer nokta da sitede yer alan başarı hikayeleri. Sitede yer alan bu hikayelerin tamamı, islami evlilik sitesinde mutluluğu bulan kişiler tarafından, site yönetiminin herhangi bir baskısı altında kalmadan kendi istekleriyle yazdıkları ve diğer kulanıcılara yardımcı olmayı amaçlayan kişiler tarafından kaleme alınıyor. Siz de bu hikayeleri okuyup, sizden daha tecrübeli üyelerden mutluluğu yakalamak için gerekli ipuçlarını alabilir, belki de bir diğer hikayeyi de siz yazarken kendilerine teşekkür edebilirsiniz. Eğer siz de gerçek hayatınızda kızlara açılmaktan çekiniyor, ama diğer bir yandan da ailenizden, akrabalarınızdan, etrafınızdaki kişilerden evlenmek için baskı görüyorsanız bu site sizlere hem sizin hem de ailenizin istediği gibi bir hayat arkadaşı bulmanıza yardımcı oluyor. Farklı sitelerde değerini git gide kaybeden islama uygun evlilik konusunda uzun zamandır ayakta duran ve sürekli kendini geliştiren yapısıyla kaliteli çizgisinden hiçbir şey kaybetmeyen bu internet sitesi, sizleri de en kısa sürede arasında görmekten büyük mutluluk duyacaktır.

Cesur Teklif
Romanları, en çok satanlar arasında en coşkulu eleştirileri alan, yapıtları filme çekilen Kerstin Gier, “En İyi Almanca Aşk Romanı” seçilen “Cesur Teklif”te para için neler yapılabileceğini, ne kadar ileri gidilebileceğini sorgularken teklifin ilginçliğiyle yaşamları altüst olan Geartnerlerin hayattaki beklentileri ve isteklerinin ne olduğunu aktarıyor.
Zalim, cimri, dul, zengin ve sıra dışı biri olan Fritz, çılgınlıklarına bir yenisini daha ekleyip bir iddia sebebiyle oğullarına “Cesur Teklif”i kabul etmeleri için bir milyon avro öneriyor.
Bahçecilik yapan ve kurallara hep sadık kalmış Olivia ile eşi Brad Pitt kadar yakışıklı Stephan; Almanya’nın en meşhur itfaiye eri röportajcısı Oliver ile eşi inanılmaz güzellikteki Evelyn… Bir milyon avro…
Zor bir kararın eşiğinde olan Geartnerler, saçma sorulara saçma cevaplar vermek zorunda kalmadan milyoner olabilmenin peşinde!
Kerstin Gier


Ölmek Kolaydı …Ama Sen Vardın!
Değerli eşyalar; ya kasada, yâda yastık altında
Özenle saklanırmış.
Ben seni yüreğimin kasasındaki
Kuş tüyü yastığımın altına koydum.
Her başımı yasladığımda yastığa;
Aklıma ve yüreğime sen gelesin diye…
Şimdi sana son sözüm gül özüm;
“Aklım firara, yüreğim mezara uğramasın!” dersen;
Sen, sen ol;
Hep yanımda kal!
Mustafa Yazgan

Prens Adaları
“Birçok yazı Adalar’da geçirmiş biri olarak benim için bu kitap, bir şairin Ada’nın dünyası, manzarası, ışığı ve insanları tarafından nasıl baştan çıkarıldığına dair son derece etkileyici bir aktarım. Joachim Sartorius, Bizans’ın mistik mirasını, Yunanlıların İstanbul’un gölgesinde kalan hayatlarını ve kozmopolitizmin yitimini hiçbir şekilde göz ardı etmeden günümüzden yola çıkıyor. İnsanda hemen bir bilet alıp bu adalara gitme isteğini uyandırıyor.”
Orhan Pamuk
Alman Şair Joachim Sartorius’un Büyükada’da geçirdiği bir sonbahar sırasında kaleme aldığı anıları, okuru rakı sofralarına, Marmara’nın parıldayan sularına, kaldırım taşlarına vuran nal seslerine, yani Adalar’a doğru büyülü bir yolculuğa çıkarıyor.
Bizans, Osmanlı ve cumhuriyetin kuruluş döneminden kalan yapılarda yaptığı incelemeler ve Ada sakinleriyle kurduğu sohbetlerle Sartorius Adalar’ın geçmişine dair ilgi çekici anekdotlar aktarmanın yanı sıra bölgenin kozmopolit tarihinin bir haritasını çıkarmayı da başarıyor.
Yazarın yoldaşları Sezer Duru, Orhan Pamuk, Ataol Behramoğlu, Ara Güler ve diğerlerinin hikâyeleriyle beslenen Prens Adaları, her Ada tutkununun okuması gereken sıcak ve ahenkli bir anlatı.
Joachim Sartorius


Hayalet Yazar
“McAra’nın nasıl öldüğünü duyduğum an keşke bu görevi kabul etmeseydim dedim içimden. Ama vazgeçmek için artık çok geç kalmıştım.”
Amerika’nın en ünlü sahillerinden birinde bir ceset bulunmuştur. Vaka bir intihar gibi görünse de cesedin kimliği ortaya çıkınca aslında bunun bir cinayet olabileceği şüphesi kafalarda belirmeye başlar.
McAra, eski İngiliz başbakanının anılarını yazmakla görevlendirilmiş bir hayalet yazardır. Kitabı kaleme almaya başladığında bilmemesi gereken birçok sırrı öğrenmiş ve bu da hayatına mal olmuştu. Onun ölümü belki de uluslararası güvenliği temelinden sarsacak olağanüstü bir komplonun parçalarından yalnızca biridir.
Ancak projeyi tamamlaması için gönderilen yeni hayalet yazar içinse bu görev bulunmaz bir fırsattır.
Robert Harris


Türkeş
Alpaslan Türkeş gerçekten BİLGE bir kişi idi. “Siyaset ve idarede hâkim” tabirinin karşılığı olan bilgeliği ile hayran olduğu bu milletin tarihini çok iyi bilmekteydi. Hemen ifade edelim ki başarılı olamayan devlet adamlarının en büyük kusuru “tarih bilmemekte” görülmektedir. İşte bu hususu çok iyi benimsemiş olan rahmetli Türkeş’in diğer devlet adamı geçinen insanlardan en büyük farkı burada kendisini hissettirmektedir. Rahmetlinin tarihi çok iyi bilmesi kendisine tarih şuurunun uyanmasına vesile olmuş ve bu şuuru hayatı boyunca benliğinde muhafaza ederek nesillere aktarmasını bilmiştir.
Rahmetli akıllı ve bilgili bir insandı. Bu vasıflarını milletinin ve devletinin bekası yolunda gece uyumadan gündüz oturmadan kullanmış yerine göre öğütler vererek, eserler yazarak ülke üzerinde oynanan oyunları gözler önüne sermiştir.
Rahmetli doğruluktan ayrılmayan dürüst bir insandı. Yusuf Has Hacib’in belirttiği gibi insanlık doğruluğun adıdır.
Başbuğ aynı zamanda fazilet sahibi idi. Bu meyanda yumuşak huylu alçak gönüllü himmet ve haya sahibi olarak temayüz etmişti.
Türkeş sözünde duran ve verdiği sözden de dönmeyen bir yapıya da sahipti.
Rahmetli sabırlı, merhametli, şefkatli, tatlı dilli, gönlü temiz, anlayışlı, tok gözlü idi. Bunun yanında yalandan hiç hoşlanmazdı, ayrıca mağrur ve kibirli olduğu da görülmemiştir.
Rahmetli Türkeş’in en büyük vasıflarının başında “takva” sahibi olması gelmektedir. Gerçekten Allah korkusu ile ömrünü tamamlamış idi. Takva sahibi olma meziyetini hiç aklından çıkarmadığı içinde nefsine hâkim olabilmiş, harama el uzatmamış, kumar oynamamış kin gütmemiş, varlığının fani olduğunu unutmamış ve en mühimi de Allah’a kulluk etme şuuru ile hareket ederek ibadet etme vazifesini de ihmal etmemiştir.
Zeki Hacıibrahimoğlu

Bu Yalan Tango
Everest Yayınları’ndan çıkacak olan Bu Yalan Tango, bir eziyet toplumu olarak Türkiye’nin ve kıstırılmışlığı içindeki Türk aydınının, kimi zaman kendi yetersizlikleri, kimi zaman dönemlerin bastırması içindeki açmazları… ve bu toplumda hep göz ardı edilen bireysel yaşamın… suskunlukların… birbirimizin iç sesine yabancı kalışımızın öyküsü…
90. yaşı için bir armağan kitap hazırlanan Fatma Asaf ile onun kitaplarını okuyarak yetişmiş yazar Ufuk Işık, bir ırmak söyleşi için karşılıklı oturduklarında dışardan duyulmayan iç konuşmalar akıp gidecek ve bu konuşmalar Türkiye’nin bitmeyen karmaşasını dillendirecek.
Lavanta rengi bir gece… O yıllarda her yerde bir Cumhuriyet Balosu havası… Masumiyet ile çiftyüzlü yaşamların birbirine girdiği bir yaşam…
Bu Yalan Tango…
Sadece bir devrin değil, son yüzyılın tüm devirlerinin akışına tanıklık eden bir roman.
İnsan ilişkilerinin kuyumcusu Selim İleri’den bir dil ve anlatım işçiliği…
Selim İleri


İnsan ve İslam
İslam bize bir dünya görüşü sunmaz, ondan bir dünya görüşü çıkarsak bile. Bir dünya görüşü sadece bir yaşama tarzı, şekli, programı ve yoludur. Şüphesiz İslamdan bunlar da çıkarılabilir. Ama İslam bundan daha fazlasıdır.
Bir dünya görüşü sadece bu dünyaya dair cevapları, umut ve kaygıları verir, sadece bir yaşama felsefesidir. Oysa İslam her şeyden önce hakikati dillendirir, terennüm eder, duyurur.
Üstümüzde duran o ağır kapağı kaldırarak bize bir nefes aldırır, özgürlüğün ne olduğunu öğretir; hakikatin anlamını koklatır. Kısacası varolmanın anlamını öğretir bize; varolmak ne demektir, niçin varız ve dahası yaşamak ne için?
Aksi halde bu dünyaya katlanmak mümkün müdür, bu dünyada oyalanmak ve varolmanın ıstırabını bastırabilmek? Nihai bir anlamı olmayan hayatı şöyle veya böyle yaşamak, toplumsallığı şu veya bu biçimde dizayn etmek, dünyayı imar etmek? Toplumcu ya da bireyci olmak, devrimci ya da gelenekçi?
İslam tüm bunları cevaplandırmaktan öte, bize temel bir soruyu bastırmamamızı öğretir: Niçin varız ve bu hayat ne için? Bu sorular, bir jeneriktir ve arkasından gelecek olan tüm soru-n-ları aydınlatacak, bize nasıl olup da hayata, topluma, doğru bir yaşamaya dair cevaplar verebileceğimizi öğretecektir.
Ümit Aktaş

Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği
Dünyanın hızla yeni bir savaşa sürüklendiği, Hatay’da çatışmaların başladığı 1937’de; Tunceli (Dersim) bölgesinde başlatılan ama kökü 1920’deki Koçkırı ayaklanmasına kadar uzanan isyanın sebebi neydi?
.O projenin arkasında hangi Kürtçü/Kürdistancı örgütler vardı?
·Seyit Rıza kimdi; isyanların Alevilikle ilgisi bulunuyor muydu?
·Tunceli’nin kültürel kimliği neydi?
Dersim ayaklanmalarını; bu ayaklanmayı çıkartanların ve yürütenlerin belgelerini temel alarak ve Tunceli bölgesini de inceleyerek yazdık.
“Dersimliler, beni dinleyin; başınızda bir felaketin dolaştığını görüyorum.”
1916- Hacı Bektaş postnişini, Çelebi Cemalettin Efendi

Tunceli’de Alevilik eğitimi de veren okullar açalım.” ,
1926- Mustafa Kemal ATATÜRK
“İngiltere Hükümeti’ne,
Türk hükümeti; Dersim bölgesine girmeye kalkışmıştır. (…) Kürtler, bu olay karşısında silaha sarıldılar. Ben ve yurttaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık.”
1937- Dersim Generali Seyit Rıza
“Ben Türk ordusuna tek kurşun atmadım” ,
Seyit Rıza (Yakalandıktan sonra)
“İntikam!.. Kürdistan denilen yıkık anayurdun kurtarılması için. İntikam!… Kürt diyarında uluyan sırtlan ve çakallar ırkının (Türk’ün) pis vücutlarından Kürt vatanını temizlemek için.”
Dersimli Baytar Nuri
(Seyit Rıza’nın akıl hocası)
“Ankara hükümeti, Dersim bölgesindeki Kürt aşiretlerinin yeni bir gerici ayaklanmasını bastırmakla uğraşıyor. Bugün Kemalist hükümetin enerjik reformları yüzünden, kendi iktidarlarını tehdit altında hisseden feodal unsurların ümitsiz bir direnişi ile karşı karşıya bulunuyoruz.”
29 Temmuz 1937 tarihli Komüntern’in yayın organı Rundschau
Rıza Zelyut


İkinci Mesih
İsrail’de, Lut Gölü yakınlarında bulunan Ölü Deniz Parşömenleri, tarihin en müthiş gizemlerinden birini, Hz. İsa’nın kimliğinin ve varlığının ardındaki sırrı ortaya koyan bilgiler içermektedir. Parşömenleri ilk bulan arkeoloğun öldürülmesinin üzerinden yıllar geçer ve kazılar devam ederken peş peşe ölümler birbirini izler. Parşömenlerde sözü edilen İkinci Mesih’in kim olduğuna ilişkin sırrın çözülmesi dünyadaki dengeleri altüst edebilecektir. Gereğinden fazla şey bilen arkeolog Jack Cane ve Yasmin Gren’in peşine uluslararası şebekeler takılınca soluk soluğa bir kovalamaca başlar. Bir ucu Roma’ya ve Vatikan’a, Amerikalı Papa’ya, kardinallere ve din adına çevrilen entrikalara, bir ucu Kudüs’e, İsrail’in Mossad örgütüne, Suriye gizli polisine ve Lut Gölü’nde kazılar yapan arkeologlara dayanan İkinci Mesih, gerilim dolu bir roman. Daha önce Türkçede yayınlanan ve çok-satan listelerinde uzun zaman yer alan altı kitabıyla serüven meraklısı geniş bir okur kitlesi edinen Glenn Meade’in gerçek belgelere dayanarak yazdığı İkinci Mesih, yazarın izniyle ilk kez Türkiye’de ve Türkçede yayınlanıyor.
Glenn Meade


Seslerin Gizli Gücü
Sesin yaşamımızdaki olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir. Doğru kullanıldığında sesin gizli gücünden nasıl yararlanabiliriz? Ses nasıl şifa ve dönüşüm için kullanılabilir?
Bugün tüm dünyada ses, tıbbın çeşitli alanlarında ve şifacılıkta kullanılmaktadır.
Antik bilgelikte modern bilimi birleştiren bu çalışmada göreceğiniz gibi kuantum fizikçileriyle kutsal metinler aynı şeyi tekrarlamaktadırşar:
Her şey titreşimdir.
Bu kitapla bir şifa yöntemi olarak sesin çalışma ilkeleri hakkında temel bir anlayış edinecek ve pratik uygulamalarla sesin ruh, beden ve zihin üzerindeki inanılmaz etkilerini göreceksiniz. Sesin gizli gücünü keşfetmenizi sağlayacak 7 özel sırrı bulacağınız bu kitap kişisel olarak deneyimleyebileceğiniz özel bir Cd de içermektedir.
Jonathan Goldman


Gelişim Psikolojisi
Gelişim Psikolojisi; bireyin çeşitli yaşam dönemlerinde gösterdiği özellikleri inceleyen bir bilim dalıdır. Temel bilimsel ilkeler ve yöntemler üzerine kurulu olan gelişim psikolojisi; bireyin, hayatı boyunca yaşadığı fiziksel, bilişsel, duygusal ve psiko-sosyal değişimleri inceler. Bu eserde; Gelişim Psikolojisinde Kuramlar ve Araştırma Yöntemleri, Gelişimle İlgili Temel Kavramlar açıklandıktan sonra Fiziksel Gelişim, Bilişsel Gelişim, Duygusal Gelişim, Benlik, Kimlik ve Kişilik, Ahlak Gelişimi gibi alanlara sıra ile yer verilmiş; ardından gelişime etki eden aile ve okul bir sistem olarak ele alınmış ve ayrıca bireysel gelişimi farklı olan çocukların gelişimsel özellikleri de incelenmiştir. Gelişimin ayrıntılı ve kapsamlı bir şekilde ele alındığı ve anlatıldığı bu kitap, alanda yararlanılacak temel başvuru kaynaklarından birisi olacaktır


Birçok Hayat Yaşadım
“Aslında yalnızca bir tek hayat değil, birçok hayat yaşadım, hayat kesitlerim birbirinden o kadar ayrıydı. Kolay bir hayatım olmadı. İsveç’lilerin deyimiyle ‘gül bahçesinde’ değildim. Yaşamadığım bir şey kalmadı: başarılar, korkunç derecede çok çalışma, takdir, kitlelerce sevilme, izlenmeler, nefret, cezaevleri, başarısızlıklar ve temel düşüncemde (kadın sorunu ve evlilik sorunu üzerine) yeterli anlayışı görememem, yoldaşlarla acı farklılıklar, düşünce ayrılıkları, ama aynı zamanda Parti’de (Lenin’in yönetimi altında) uzun yıllar beraber ve uyumlu çalışma. Çevremde her zaman çok arkadaşım vardı. Fakat bir sürü nefret, çekememezlik ve kıskançlık da oldu. Büyük aşkı, ama öte yandan kıskançlığın acı tadını da yaşadım… Her zaman ‘yaşamayı’ bildim ve bugün hâlâ bu yeteneğe sahibim. Ve hayatımda en büyük ve en anlamlı anın hangisi olduğu sorulsa bana, hiç düşünmeden cevaplayabilirim: Sovyet iktidarının ilan edildiği an.”
Aleksandra Kollontay


Ebedi Öpücük

Bir vampirin öpücüğü asla unutulmaz, ebediyen hatırlanır…
Dünyaca ünlü korku yazarlarının korku, gerilim ve romantizmi harmanladığı on üç hikâyenin başkahramanı son günlerin en Ateşli, en Karşı Konulmaz ve en Tehlikeli yaratıkları: Vampirler. Bu baştan çıkartıcı yaratıkların öpücüklerine teslim olmadan önce iyi düşünün, zira size vadettikleri ebedî bir hayat da olabilir ebedî bir kâbus da.
Libba Bray/ Melissa De La Cruz/ Rachel Caine/ Cassandra Clare


Şehitler Vadisi Çanakkale Açılımı
Çanakkale Savaşı’nda mücadele edenler aslında bizlerdik. Bizleri hayal ediyorlardı şehit olurlarken, bizleri yaşıyorlardı… Başarıdan başarıya koşan bir nesil istiyorlardı. Boş heveslerin ağına düşmüş, milli ve mânevi değerlerinden uzak bir nesli arzulamıyorlardı asla.
Onlar, Âsım’ın Nesli’ni var edebilmek için canlarını fedâ ettiler gencecik yaşlarında. Başörtülü-Başörtüsüz, çok dindar- az dindar, Alevi-Sünni, Türk-Kürt; kısacası hepimiz için göçtüler sonsuzluğa. O halde biz neden sevemiyoruz birbirimizi? Biz neden düşmanız kardeşliğimize? Neden hep karartmak zorunda kalıyoruz aydınlık geleceğimizi?
İçimizdeki nefis ve de dışımızdaki düşmanlar dolduruşa getiriyor bizi. Çünkü herkes biliyor; TÜRKİYE birlik olduğunda, el ele verdiğinde, bin Çanakkale Destanı daha yazabiliriz biz. Birlik olduğumuzda, Dünyanın En Büyük Gücü bile olabiliriz biz. Biz güçlü olduğumuzda ise, zulme uğrayan bütün milletlerin ellerinden tutabiliriz.
Komşularınıza bakın, akrabalarınıza, arkadaşlarınıza; öğrencilerinizi, müşterilerinizi inceleyin… Farklı farklı siyasi görüşlere, inançlara, kökenlere sahip insanlarız hepimiz. Ama o kadar çok benzerliğimiz var ki, farklılıklarımızı düşünemiyoruz bile. Bizler kardeşiz, komşuyuz, bir milletiz ama asla birbirimize düşman değiliz, olmayacağız…
Bir Çanakkale Dirilişine ihtiyacımız var. Unuttuğumuz Çanakkale Ruh’unu yeniden yaşatmaya ihtiyacımız var. Yeniden kardeş olmaya, birbirimizi sevmeye ihtiyacımız var. Kısacası BİRLİK OLMAYA ihtiyacımız var. Bütün yurdu, bütün dünyayı kuşatacak, bir ÇANAKKALE AÇILIMI’na ihtiyacımız var. Bu kitap, Çanakkale Açılımı ile doğacak o muhteşem geleceğin, yakın bir müjdecisidir.
Oğuz Düzgün

Başkası Olarak Kendisi
‘Ne Kendi Kimseye Benzer Ne Kimse Kendisine’
“20 Mayıs 2005′te hayata gözlerini yuman Paul Ricceur batı felsefesinin 20.yüzyıldaki en verimli temsilcilerinden biri olarak öne çıkmaktadır.Eserleriyle ölümsüzleşen düşünürün beka kubbesindeki yankısı, adını filozoflar kitabesinin mahsus mahallinde silinmez bir satıra oymayı zorunlu kılar.Ricceur’ün kaleme aldığı pek geniş hacimli felsefi tefekkür külliyatı içerisinde gözkamaştırıcılığıyla dikkat çeken en anlamlı eserlerden biri de Başkası olarak Kendisi başlığını taşıyan bu kitabdır.Daha ilk adımda zihni alabildiğine kamaştıran başlık düşünmeyi çarpıcı ve vaadkar bir serüvene atılmaya davet eder.Ne var ki bu davet kitabın zengin içeriğini bir çırpıda özetleyivermeyi imkansızlaştırır da.Davete icabet düşünme çırağının usta düşünür rehberliğinde yürütülecek maceralı yolculuğa herbir güzergahta adım adım eşlik etmesini gerektirir.’Kendi’ kavramı etrafında analitik felsefeden anlatı theorisine, dil felsefesinden eylem felsefesine, kişisel özdeşlik / kimlik hermeneutiğinden ahlak metafiziğine, kendilik başkalık dialektiğinden özne felsefelerinin ufku ötesine işaret eden mümkün bir ontolojiye uzanan bu zahmetli yolalışta sadık ve azimkar yoldaşlığı terk etmeden sürdüren çıraklığın tek ödülü, insan ömrünün bütünü itibarıyla atılan ve atılacak herbir adımda ‘kendine tanıklık’ görüsüyle, daha has söylendikte ‘başkası olarak kendisine tanıklık’ gücüyle donanmaktır.Tıpkı fiziksel organların gelişim gücünün bedeni erginliğine eriştirdiği gibi, zihni en açmazlı sapaklarda sınayarak düşünmeyi rüşdüne vardıran yegane kaynak bu güçtür belki de, kimbilir? Değil mi ki,kelimelere dilden dile kıymet bahşeden dille söylendikte, ‘Ne Kendi Kimseye Benzer Ne Kimse Kendisine’?”
Paul Ricoeur


Vampir Günlükleri Öfke ve Karanlık Buluşma
Ölümlü-ölümsüz bir aşk üçgeni. Düşman kardeşler. Nefis bir kız. Çılgın bir romantizm. Bitmeyen bir macera.
Vampir Günlükleri 2 Öfke ve Karanlık Buluşma
Foxlife’taki diziyle beraber öğütmeniz önerilir! Kitap ve dizideki hikayeler birbirini tamamlayacak. Böylece her şeyi öğreneceksiniz.
L.J. Smith büyük bir kadın. Türevlerinden on kusur yıl önce yarattığı ve Stephenie Meyer, Charlaine Harris, P.C. Cast, Rachel Cane, Richelle Mead gibi ölümlü-ölümsüz temasıyla harikalar yaratan yazarların öncüsü kabul edilen yazar Türk okurunu da tamamen ele geçirdi. 20 kadar dile çevrilen, milyon kopya satan, halihazırda Fransız ve Alman çoksatar listesine demir atmış bulunan ve Digiturk 8.Kanal Foxlife’in 2 hit dizisinden biri olan Vampir Günlükleri artik bir fenomen. Ölümsüz iki erkek kardeşin ölümlü bir kıza aşkı ve bu aşk üçgeni etrafında gelişen akıl almaz olayları anlatan dizi, yine bir Artemis
serisi olan Charlaine Harris imzalı Trueblood’la beraber Artemis’in dünya markası kimliğini bir kez daha ortaya koyuyor.
ELENA: Altın kızken başından beri korktuğu ve aslında imrendiği bir ‘şeye’ dönüşür. Elena’nın artık kalbi atmıyordur.
Stefan: Elena’yı kaybettiği için büyük acılar çekerken Damon’a düşman kesilir. Ve daha sonra yavaş yavaş farkettiği üzere, Abisi onun tek düşmanı değildir.
Damon: Elena’yı saplantı haline gelir. İntikama susamışlığı Stefan’ı zehirleyip Damon’a başarıyı kazandırabilecek mi?
Vampir Günlükleri’nin 3. ve 4. hikayelerinin toplandığı bu kitapta heyecan verici olaylar, iki vampir kardeş ve onarlın arasında kalan güzel kız için acıklı bir hale gelir.
L. J. Smith


Psikanalitik Psikoterapilerin Karşılaştırılması
Bu kitap Borderline ve narsisistik kendilik bozukluğu olan hastaların psikoterapisine dair teorik yaklaşımlar arasındaki farklılık ve benzerlikleri incelemektedir. Üç öncü psikoterapist tarafından temsil edilen; gelişimsel yaklaşım, kendilik ve nesne ilişkileri yaklaşımı ve kendilik psikolojisi yaklaşımlarının borderline ve narsisistik kendilik bozukluklarının psikoterapisine dair argümanları karşılaştırmalı bir şekilde ortaya konulmaktadır. Ayrıca yapılan vaka sunumlarına dayandırılmış atölye çalışmaları psikanalitik incelemelerin öykü tadında uzmanlar tarafından nasıl formüle edilebildiğini de okuyuculara göstermektedir.
Kitapta söz konusu üç farklı yaklaşımın hem kişilik bozukluğu hem nevrotik hastalıklar için temel psikopatoloji kavramları, farklı tanısal bakış açıları, terapötik teknikleri ve terapötik müdahale şekilleri detaylı bir şekilde ortaya konulmaktadır. Eser, psikanalitik psikoterapi yaklaşımlarının diyalektik tartışma süreçlerinde ne kadar üst düzeyde tartışıldığını bizlere açıkça kanıtlamaktadır.
James F. Masterson

Salik Yola Düşünce
Belki de, terk etmeliyim buraları. Gitmeliyim. Adım da Sâlik olmalı…
Tam kırk gün. Sessiz, tenha, karanlık bir taş odada O’nu bulmaya, O’nunla dolmaya…
Varlığın ortasında bir ben ‘yok’um sanki. Her şeyin sırrı gelip de pul pul üzerime dökülsün diye bekledim onca zaman, ama nafile.
Köhne aynaların ‘sırr’ı döküldü sadece…
Gözlerimi kapatıp açtığımda anlasam bunların bir rüya olduğunu…
Ben, ben şimdi…
Heybesindeki balığı kaybetmiş Musa Nebi gibiyim.
Yılmaz Yılmaz


Sürgün
Çağdaş yazarlarımızdan Çiler İlhan’ın yeni öykü kitabı Sürgün, gazete haberlerinin soğuğunda kalmış Irak işgalinden Batmanlı kadınlara, deney köpeklerinden Pippa’ya, Hrant Dink’ten Sulukulelilere, “evinden, yurdundan, bedeninden, ruhundan… sürülen herkese, içlerindeki yurtlarına dönebilmeleri ümidiyle” yazılıp her canlının kendini “oldurmasına” adanmış.
Toplumun ince ince kanayan yaralarına etkileyici bir derinlikle bakan özgün edebiyat dili ve birbirine bağlanan öyküleriyle, Sürgün, roman tadında bir hikâye kitabı…
Uykudan sebepsiz yere uyandığınızda başınızın üstünde hafif bir esinti hissederseniz, o benim… Uçurumdan düşüyor gibi sarsıldığınızda gözlerinizi açarken, kulağınızın dibindeyim… Rüyanızda kapı çalıyorsa, uyanıyorsanız, evinizde kapı çalıyorsa ve kapıda kimse yoksa o benim… Göğsünüzü karabasanlar basıyorsa, içinize davaralar çöküyorsa, nefes alamadan açıyorsanız gözlerinizi gecenin bir yarısı, üstünüzdeyim.
Çiler İlhan

Çamaşırcının Kızı Küçücük
Yoksulluğu ve yoksunluğu en iyi anlatan yazarları­mızdan biri olan Orhan Kemal, Çamaşırcının Kızı’nda yer alan öykülerinde, yaşadıkları kıstırılmışlık ve imkânsızlığa karşın, gerçeğin acımasız soğuğundan, tükenmeyen hayalleriyle umutlarını diri tutma uğraşı vererek korunmaya çalışan insanların içinden sesleniyor. Önümüze serilen panorama, bir kez daha, ne denli büyük bir yazarla karşı karşıya olduğumuzun önemli bir kanıtı…
Orhan Kemal’in kitapları bir okurun hayatta rastlayabileceği o çok nadir hazineler arasında yer alır. Çok az yazar okurunun dünyasında onun kadar iz bırakır, okurunu onun kadar biçimlendirir. , Orhan Kemal umudu ve iyimserliği yeniden kazanmamız için yol gösterir bize. Edebiyatımızın en değerli ustalarından biri olan Orhan Kemal’in kitaplarım yayımlamaktan onur duyuyoruz.
Orhan Kemal

Tatar Ramazan
“Tatar Ramazan geliyordu. Korkuttu bir an Çavuş’u, git gide meydanda yalnız kalışı. Yoksa o birçok meseleyi yanlış mı koymuştu ve böyle yaparak yanlış neticeler mi almıştı? Kurt sürüyü bırakmış, köpeğe hiç dokunmamış, çobanın yanından geçmiş, ağaya, yani kendisine doğru geliyordu. Hani nerdeydi hökümet? Bu olur mu bu? Onu kanlı bir tehdit karşısında yalnız bırakmıştı. Şakası şukası yoktu işin. Abdurrahman Çavuş gözlerinden ateş saçan kanlı bir kurtla karşı karşıya idi.”
Bir tarla sorunu nedeniyle adam öldürüp hapse giren Tatar Ramazan, cezasını tamamladıktan sonra tahliye edilir. Ne var ki adam öldürmek suçundan tekrar içeri girer. Hapishanede onu zor günler beklemektedir.
Tatar Ramazan, Türk öykücülüğünün en gerçekçi kahramanlarından biri olarak anılmaktadır. Mertliğin, cesaretin, onurun zulme başkaldırısını temsil eder. Cezaevi yaşantısı içindeki karşı konulmayan feodal yaşam biçimine tek başına isyan ettiğinde görmüştür ki arkasından insanlar gelmiştir. Tatar Ramazan insanların zihninde yarattığı yalan efsaneye ve korkuya bir isyandır.
Kerim Korcan


Satranç Cinayetleri
Bursa Emniyeti birbiri ardına işlenen cinayetleri çözmek için uğraşıyor !!!
Görgü tanığı, parmak izi, ya da ipucu sayılabilecek herhangi bir bağlantısı olmayan cinayetlerin tek bir ortak noktası var: Cesetlerle birlikte bulunan satranç taşları…
Başkomiser Ali Çakır, genç kuşak başarılı komiserler Levent, Cengiz ve Bülent’le seri cinayetleri çözme konusunda yol almaya çalışırken Ercan Demir olaya el koyuyor.
Ülkede seri cinayetler artınca, bu konuda yurt dışında eğitim gördükten sonra çok gizli Ulusal Güvenlik Bürosu’nda çalışmak için yurda dönen Ercan, Bursa halkının haberdar olmaya başlayıp korktuğu seri katili bulabilecek mi?
Bu satranç cinayetleri oyundaki şahı kullanmadan çözülebilecek mi? Yoksa Oyuncu “Şah!” diyecek mi?
Cenk Çalışır

Selindrella Türk Kızının Sofisi
Paçozluk geçici, rutin boğucu, aşk komşu, stil muhtemel olabilir!
HAYATIN DAHA ÇOK SÜRPRİZİ VAR, ÇOOOK!
Selinin hayatında her şey yolunda gidiyordu. Küçük bir evi, şirin bir köpeği ve neredeyse iyi giden bir ilişkisi vardı.
Gerçi sevgilisinin annesi ondan nefret ediyordu ama olsun. Ayrıca uzun zamandır işsizdi. En yakın kız arkadaşının evlenmesine bir aydan az kalmıştı ve bütün angarya işler bizzat üstüne yıkılmıştı. Tamam, aslında hayatında iyi giden pek bir şey yoktu. Neyse ki köpeği Zıpzıp olaya müdahale edip evden kaçtı ve üst kata sığınıverdi. Komşu beyle tanıştıktan sonra Selinin hayatında
yepyeni bir sayfa açıldı. Tabii bir de beş kapılı muhteşem bir gardırobun kapakları.
Hayatında ilk kez her şeyin yolunda gittiğini farkettiğinde saatler henüz geceyarısını göstermiyordu ve bir anda, Selindrella’ya dönüşüverdi…
Ekin Atalar

Alkışlarla Lamia
Tüm erkekler pervaneydi etrafında. Kadınların tahammülünü taşırırdı.
Oyuncu Lamia. Müthiş bir kadındı. Kameraların tek aşkıydı.
Her kadrajda ışıldar, göz kamaştırırdı. Hey gidi ruhu sürgünLamia!
Lamia’yı yakalamak hep zordu. Makarasından boşalan bir film şeridiydi. Yak, kurtul Lamia! Sert derlerdi onun için.
Hatta duygusuz. Ha-hah! O, sadece, hiçbir şeyin farketmediği bir yerdeydi. Hayatının dublajını yapar gibiydi. O ses ve o gözlerdeki o bakış! Abartılı kahkahalar eski huyuydu. Kendinden geçercesine sürdürürdü fisto dudaklarından dökülen yalanlarını…
Demet Altınyeleklioğlu

Ben de Spiker Olucam
‘Türkçe, yazıldığı gibi okunan bir dildir’ diye yıllarca uyutulduk.
Çoğumuz konuşurken doğruyu bulduğumuz hâlde, yazılı bir metni elimize aldığımızda yanlış okumalar yaptık. Bun da öğretmenlerimizden tutun da siyasilere kadar pek çoğunun olumsuz katkısı oldu. Muhtemelen onlar da bunu -bilerek- yapmamışlardır ama, bu kitap en azından başlangıç için , işinizi kolaylaştırması amacıyla basıldı.
Çocukluğunuzu hatırlayın: Mutlaka bir gazete haberini, bir metni alıp, spiker edasıyla okumaya giriştiğiniz olmuştur. Spikerlik mesleği, pek çoğumuzunaklından ‘acaba olur mu’ diye geçiriverdiği güzel işlerden biridir. Hadi böyle olmadığını var sayalım. O zaman da en azından dili en doğru biçimde kullanmayı bilmek çoğumuzun idealidir.
Gelin bu olağanüstü enstrümanı çalabildiğimiz en yüce hâliyle seslendirelim. Unutmayın, her dilin bir müziği var ve bizimkinin yani Türkçe’nin müziği, bu dili hiç bilme-yenleri bile derinden etkiliyor, dinleme arzusu uyandırıyor. Kendini dinletmek isteyen herkes için…
Nur Banu Molla


Sahne Işıkları Altında
Sahne korkusu yaşamaktan bıktınız mı?
Topluluk önünde konuşma yapmak veya performans sergilemekle ilgili korkular yaşamaktan sıkıldınız ve her ne pahasına olursa olsun bu korkunuzdan kaçmaya mı çalışıyorsunuz? Bu korkunun gölgesinde yaşıyorsanız “Sahne Işıkları Altında” sizin için ideal bir kurtarıcı!
Bu kitap, sahne korkusuyla başa çıkmanızı, rahat ve kendinizden emin bir şekilde konuşma yapmak veya performans sergilemek konusunda kendinize yeni fırsatlar yaratmanızı sağlayacak prensipler, yöntemler ve stratejileri içine alan kapsamlı bir rehber niteliğinde. Bu prensipler ayrıca, sosyal rahatsızlıkları olan içine kapanık insanlara da yardımcı olma özelliği taşıyor.
“Sahne Işıkları Altında” ile,
• Topluluk önünde konuşma yapmak veya herhangi bir performans sergilemekle ilgili korkularınız, rahatsızlıklarınız ve bu durumlarda yaşadığınız kontrol kaybını önemli ölçüde azaltmayı,
• Korkunun getirdiği rahatsızlık verici fiziksel belirtileri en aza indirmeyi,
• Yaklaşan bir konuşma veya performansı beklerken yaşadığınız heyecanı zararsız boyutlara düşürmeyi,
• Yaşadığınız korku yüzünden konuşmaktan kaçınma isteğinizi yok etmeyi,
• Konuşmanız için hazırlık yaparken bedeniniz ile zihninizin dingin ve huzurlu bir durumda olmasını sağlamayı öğreneceksiniz.
Sahne Işıkları Altında, Janet Esposito,Kübra Önem

Otel sitesi tanitimi
Türkiye, turizm cenneti diye adlandirilan Avrupa ile Asya kitasinin köprüsü olarak bilinen ve yaz aylarinda özellikle güney bölgeleri turistlerle dolup tasan, tatil yapmanin çok para gerektirmedigi bir ülkedir. Ülkeler ekonomik ve uluslararasi alanda turizmden faydalanirlar. Bugün tanitacagim site, Ispanya, Hirvatistan, Türkiye, Yunanistan, Misir ve Tunus’taki oteller hakkinda ayrintili bilgiye ulasilmasini saglayan Flemenkçe bir hotel ve tatil Portali. Yani agirlikli olarak Hollanda vatandaslarina hizmet veren bir site. Sitenin adi Vacance Flemenkçe’deki Vakanties Vergelijken, yani Tatil Karsilastirma kelime grubunun kisaltilmis hali. Sitede çok ayrintili tanitimlara yer verilmis. Örnegin Three Corners Fayrouz Plaza Beach Resort, Poseidon Bulgarije ve Summer Dreams gibi luks hotels hakkinda tanitimlar var.

Çikolata Savaşı Ardından
“Herkesin karanlık bir yanı vardır. Ama bir okul bahçesinde bu kadar çok gölgenin dolaşacağı kimin aklına gelirdi? Henüz okul çağındaki genç delikanlıların şeytanın her dediğini yapmalarının gerçek sebepleri neler olabilir?”


Çikolata Savaşı
“Trinity erkek okulunun yeni öğrencisi Jerry Renault bir gün
kahramanca bir karar aldı.
Geleneklere karşı çıktı ve Çikolata savaşlarına katılmadı.
Belki parçası olduğu Katolik okulunda sessiz kalıp denilenleri yapsaydı, evreni rahatsız etmeyecekti. Sevimsiz geleneklere karşı koymaya çalışan Jerry, dünyanın bu kadar acımasız bir yer
olduğunu tahmin edebilir miydi?”
DOĞAN EGMONT ÇOCUK KİTAPLARI


Düş Kesiği
Düş Kesiği’nde kurmacalarının arasına sıkışmış, yaşamını rafa kaldırmış bir yazarın her şeye yabancılaşan zihninde geziniyor Güray Süngü. Bütün karakterler bu tehlikeli belirsizliğin korkutucu yanıyla yüz yüze geliyor. Mizahın da işin içine karıştığı bir soruşturmaya dönüşen Düş Kesiği, yazarla kahramanın, kahramanla anlatıcının, düş ile gerçeğin yollarının kesişip çatallandığı bir anlatı. Yanılsamalar, labirentler, aynalar içinde kendini ararken çoğaltan roman, okuruyla uzlaşmaya pek de niyetli görünmüyor.
“… gün sizin gününüz değil, ama her şeyi kaybetmediğiniz müddetçe kendinize saygınız kalacaktır ve kendinize saygınız kalırsa azabınız büyüyecektir. Her şeyi kaybetmek güzeldir bu yüzden. En dipte acı yoktur.”
Güray Süngü

Turan Oflazoğlu’nun Oyunları
Tragedya yazarı olan ve trajik unsurun ortaya çıkması için en elverişli zemin olarak bireyin var olma çabasını iktidar mücadelesi şeklinde kurgulayan Turan Oflazoğlu’nun en önemli cephesi sloganik söylemelerden uzak durmak suretiyle sanattan taviz vermeden millî benliği yüceltme çabası olarak kendini gösterir. Yazar, millî benliğin yaratıcısı olarak toplumların geçmişlerini dolayısıyla tecrübelerini gördüğünden olsa gerek oyunlarının önemli bir kısmının konusunu Türk tarihinden almıştır. O, konusunu tarihten ve mitolojiden alan oyunları dışında köy hayatını ve soyut konuları ele aldığı eserlerinde de bireyin açmazları etrafında kan davası, toplumun kadın algısı, özgürlük, adalet, din ve dış göç gibi toplumsal meseleleri irdelemiştir. Oflazoğlu, tercihini çoğunlukla tragedya türünden yana kullanmasına rağmen komedi türünü de ihmat etmemiştir; ancak onun komedi türündeki oyunlarının güldürü sahnelerine dikkat edilecek olursa kara mizah yerine trajikomiğin yakalanmaya çalışıldığı görülür.
Dr. Yunus Ayata


Devrim : Bitmeyen Sevda
Devrim: Bitmeyen Sevda’da, uğruna nice canlar verilmiş “Devrim” sözcüğünü önüne katıp yola çıkıyor Mehdi Bektaş. Siyasal ve toplumsal açıdan devrimi, toplumsal ve ekonomik gelişime uygun olmayan eskimiş bir düzenin ya aşağıdan yukarı kitle mücadelesiyle ya da yukarıdan aşağıya radikal bir zorlamayla yıkılması yerine, yukarıdan aşağıya daha ileri bir düzenin oluşturulması olarak tanımlamayı tercih ediyor ve “Değişimin ileriye yönelik olma özelliği ve zorunluluğu, insanlığın tarihsel ve toplumsal gelişimine aykırı mücadele ve müdahalelerin karşı devrim olduğu gerçeğini gösterir” diyor.
Bektaş, günümüzden geçmişe bakarak, yaşanan toplumsal mücadeleleri; üretenlerin yönettiği, eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı ekonomik, toplumsal ve siyasal bir düzen oluşturmak için özveriyle savaşanları; emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı bağımsız duruşu, toplumsal uyanışı ve örgütlülüğü gerçekleştirenleri; hiçbir şahsi çıkar gözetmeksizin mücadele edenleri, hain tuzaklarda, kan uykularda yaşamını yitiren sosyalist devrimcileri; Anadolu’da yaşanan, derslerle dolu, siyasal ve toplumsal olayları; solun örgütlerini, soyağacını, dününü, bugününü, önderlerini, devrimcilerini nesnel bir bakışla anlatıyor.
Mehdi Bektaş



devamını okuyunuz... >>